|
|
Zalimlerle Yaşamak Zillettir |
| 14.04.2011, 01:19:38 |
|
|
|
|

Seyyid Hasan NASRALLAH |
|
Zulüm devam ederse insanlar birbirleriyle nasıl anlaşır, geçinir, bütünleşir ve bu ülkeyi inşa ederler.. ?
Zalimlerle Yaşamak Zillettir
Bismillahirrahmanirrahim. Hamd âlemlerin rabbi Allah’a, salât ve selam efendimiz ve peygamberimiz, peygamberlerin sonuncusu Ebu Kasım Muhammed Bin Abdullah’a, onun temiz ve pak ehline, seçilmiş ashabına ve bütün peygamberlere olsun.
Sevgili kardeşler!
Esselamu aleykum ve rahmetullah ve berakatuhu.
Etrafımızda özellikle bugünlerde Gazze, işgal altındaki Filistin, Suriye, Bahreyn, Yemen, Libya ve diğer bölgelerde olsun, olup biten olaylar tehlikeli ve önemli olsa da ben bu gece konuşmamı ister Lübnan içi ister dışı olsun, Lübnan ve Lübnanlılar konusu üzerinde yoğunlaştıracağım. Elimizde sıcak, önemli ve hassas dosyalar mevcut ve vaktimiz bu konulara bile yetmeyeceği için elimden geldiği kadar Lübnan’la alakalı konuları kısa tutmaya çalışacağım.
Her zaman olduğu gibi başlıkları belirleyeceğim ve bu başlıklarda açık ve belirli bir şekilde konuşacağım:
Birinci başlık WikiLeaks belgelerinin yankıları, mevcut siyasi ortam ve genel siyasi durum içerisinde bizim nereye gittiğimiz konusu olacak.
Bahsedeceğim ikinci başlık, Fildişi sahilleri, oradaki yakınlarımız ve sevdiklerimizle bugün orada neler olduğu olacak.
Üçüncü başlıkta geçici hükümetin başkanının İran karşısında aldığı son tavırdan ve eksen politikasından bahsedeceğim.
Dördüncü başlıkta Lübnanlıların Bahreyn’den ve bazı körfez ülkelerinden kovulması tehdidinden bahsedeceğim.
Beşinci başlıkta da kısaca Rumiye Hapishanesi konusuna değineceğim.
Son olarak da hükümet kurma konusundan ve vakit elverirse bu konudaki yeni gelişmelerden bahsedeceğim.
Birinci başlıkta bir açıklama kısmı olacak ve burada konunun bir bölümü değerlendirilecek, bir de analiz kısmı olacak ve burada vizyonumuzun ne olduğunu açıklayacağım. Bu vizyon ışığında bu ülke nereye gidiyor, nereye yöneliyor bundan bahsedeceğim. Bu konu hükümet, iktidar ya da başka konulardan çok daha önemlidir.
Birinci başlıkla başlıyoruz: el-Ahbar Gazetesi WikiLeaks sitesinden elde ettiği bir dizi belgeyi yayınladı. Belgelerden bazısı Büyükelçi Feltman, bazısı Sison bazısı da başka yetkililer tarafından gönderilmiştir.
Bu belgeler içinde şu ana kadar okuduklarımız farklı açılardan tasnif edilebilir. Örneğin yazılı içerik bakımından tasnif edilebilir. Siyasiler arasında yapılan toplantı tutanakları kategorisi, Amerikan büyükelçisinin çıkarımlarından ibaret olan ve tutanakla alakası olmayan ve yaptığı toplantılardan çıkardığı sonuçları yazdığı başka bir kategori bulunmaktadır. Üçüncü bir kategori de büyükelçinin kişiler ve bu kişilerin tavırları hakkındaki değerlendirmeleri ve intibalarıdır. Tıpkı bugün bizim büyükelçinin Başkan Saad Hariri hakkındaki değerlendirmelerini okuduğumuz gibi. Değerlendirme ve çıkarımlar konusunda değerlendirmenin doğru ya da yanlış olması önemli değildir. Bu çıkarımlar ya da değerlendirmeler doğru da yanlış da olabilir.
İçerik olarak “bana dedi, ona dedim”. Toplantıyla ilişkisi olan kişiler tarafından inkâr edilmediği sürece bu tutanakların değeri üzerinde durmak gerekir. Bu, içerikle alakalı bir sınıflandırmadır. Bir başka kategori ise belgelerde adı geçen kişiler ve siyasi güçlerdir. Ben onları iki kategoride inceliyorum ve şimdi bu konuya gireceğiz.
Birinci kategorinin sayısı gerçekten çok azdı ve 8 Mart grubu ile geçmiş dönem muhalif şahsiyetleri ele alıyordu. İkinci kategori de ise 14 Mart grubu üyeleriyle alakalı değerlendirme ve çıkarımlar ya da toplantılar el alındı. Şimdi birinci ve ikinci kategoriye bir göz gezdireceğiz.
Birinci kategoriye bakarken bazıları, özellikle bizimle Emel hareketindeki kardeşlerimiz ve müttefiklerimiz ve az da olsa özgür ulusal akım arasındaki ilişkiye açıklama getirmek için son dönemde yayınlananları kullanmaya ya da Velid Canpolat’la olan yeni ittifaka halel getirmeye çalıştı. Bu bazen konuşulan şeyler hakkında yayınlananların içeriğini kullanmak bazen de el-Ahbar gazetesi tarafından yayınlananların Hizbullah’ın isteği ya da onun onayı veya en azından onun bilgisi ve rızası doğrultusunda yayınlandığı iddiasıyla yapıldı.
İlk önce içeriği sonra da bakış açısını tartışacağız. İlk olarak Emel hareketi ve Devlet Başkanı Nebih Berri konusundan başlayacağım. Temmuz savaşında uçaklar binaları bombalar ve yıkarken, insanlar şehit olurken ve savaştan sonra pek çok görüşmemizde zikrettiğim bazı şeylerin altını çizmem gerekiyor. Bu konuları tekrar edeceğim. Daha önce söylediğim ve şimdi söyleyeceğim hiçbir şeyi nezaketen söylemedim. Savaşın başından sonuna kadar ve 14 Ağustos’tan sonra söylediklerimin hepsi gerçekti. Şimdi özet geçmek istiyorum: Devlet Başkanı Nebih Berri bu savaşın idaresinin tam ortağıydı. Bu ifadelerin aynısını 2006 yılında da kullandım. Beraber aynı hedefleri, aynı dertleri, acıları ve ümitleri paylaşıyorduk. Her gün birlikte cepheleri koordine ediyorduk. Ben açık yüreklilikle tarihe: “Başkan Nebih Berri şehit kanlarının emanetini, fedakârlıkları, mücahitlerin sebatını, muhacirlerin sıkıntılarını üstlendi, gece gündüz çalıştı, Lübnan’ı korumak için mücadele etti, kendini tehlikeye attı, direnişi ve zaferi korudu” diyorum.
Aynı imamın, aynı ekolün ve aynı düşüncenin çocukları olduğumuz için ayrıntılar, üslup, araç, literatür, taktik ve programlar hakkındaki görüşlerimiz farklılaşsa bile bu bir çeşit zenginliktir zayıflık değildir. O halde bu iki grup nasıl yardımlaşacaklarını ve bütünleşeceklerini anladılar. Bu durum aynı ulusal hedefler için aşılabilecek diğer ulusal güçlükler için de geçerlidir. Nebih Berri ve Emel hareketindeki kardeşlerimizle alakalı nokta budur. Özgür Ulusal Akımla alakalı olan konu, daha önce de değindiğim gibi bu konu çok daha basit. İki vekil hakkında yapılan değerlendirmeler nakledildi ve sonra onlar bu konuyu inkâr ettiler. İmad Avn’ın savaş sırasında ve sonrasındaki konumu, akımın yöneticileri, kadroları ve tabanının savaş sırasındaki ve sonrasındaki konumları bilinmektedir ve iki vekil hakkında söylenenlerin ve onların da yalandığı şeylerin aramızdaki ilişkiyi etkilemesinin mümkün olduğunu düşünmüyorum.
Geriye Velid Canpolat konusu kalıyor. Her halükarda Canpolat ilk gün bir açıklama yaptı ve “Bu bir aşamaydı. Ben bir yerde bir konumdaydım. Bugün direnişin yanında yer aldığımı ve onunla ittifak ettiğimi ilan ediyor ve tartışmaya son veriyorum” dedi. Buna gerek yoktu, bunu söyledik bunu söylemedik, bu doğru bu yanlış demeye mecbur değildi. Bu tartışma nihai olarak son buldu.
Evet, birisi çıkıp Canpolat’a el-Ahbar gazetesi neden yeni tavrınıza rağmen sizinle alakası olan bu konuları nakletmekte ısrar ediyor diye sorabilir? Bu bizi bütün bu anlatılanlarla alakası olan ikinci gözlemimize yani el-Ahbar konusuna taşıyor. Bazısı başta da söylediğim gibi sorumluluğu bize yüklemeye çalıştı hem de sadece WikiLeaks konusunda da değil. Yani ortada temel bir konu var ve bu konudan ilk defa bahsedeceğim ve ikinci bir defa bahsetmem gerekmeyecek. Ama ne yazık ki ülkede ilk günlerden bu yana el-Ahbar Hizbullah’a bağlı, onun emri, direktifleri, politikaları, istekleri ve temennileriyle hareket ediyor, Hizbullah’ın bilgisi ve rızası dâhilinde yazıyor tarzında bir hava vardı. Bu doğru değildir ve zulümdür. Ben siyasi liderleri ve güçleri çağırıyorum, ben ülkede adını vermek istemediğim ama iyi tanıdığım liderlerin “el-Ahbar’da yazılan şeylerle bize mesaj yollamak istiyorlar” dediklerini biliyorum. Bu doğru değil.
Kesin, nihai ve açıkça şunu söylemek istiyorum: “ el-Ahbar Gazetesi Hizbullah’a bağlı değildir, onun iradesine, siyasetine ve fikri metoduna boyun eğmez, ondan emir ve hatta nasihat bile almaz. Ahbar pek çok basın yayın organı gibi muhalif çizgide yer almaktadır ve biz onunla bu çizgide yer aldığı için ilişki kurmaktayız. Bazı zamanlarda da yaptığımız bazı değerlendirmeleri duymamaktadır. Bu şekilde gazete ve televizyonlar vardır. Bunlar bizim dostlarımızdır ve muhalif çizgidedirler. (Önce muhalif olurlar hükümet kurulunca da onun taraftarı olurlar) onların kendilerine göre politikaları, idareleri ve özel zihin yapıları vardır.
Peki, birisinin bu iddiadır demesi mümkün mü? Bizim bu gazetede bize ve özellikle de bana, partiye, vekillere ve partinin bakanlarıyla müttefiklerine zarar veren makalelerin yazılmasına izin vermemiz düşünülebilir mi? Bir defasında Hamas karşıtı bir yazı yazıldı biz de Hamas nezdinde savunma yapmak zorunda kaldık. Bir defasında İslami Cihad karşıtı bir yazı yazıldı. Bazen İran’a, Suriye’ye bezen de başka müttefiklere zarar veriyorlar. Bize bağlı bir gazetenin bazen bize ve bazen de dini mercilere zarar vermesini kabul etmemiz düşünülebilir mi?
Bu konuyu çok fazla uzatmamak için ben bu ve bunun dışındaki gazetelerde yazılanların sorumluluğunu üstlenmemeyi istiyorum. Biz en-Nur, el-Menar televizyonları ve bize bağlı internet sayfalarının söylediklerinin ve basın ilişkileri hakkında yayınlananların sorumluluğunu alıyoruz. Ama bizler dost gazeteler, radyolar ve internet sitelerine müdahale etmiyor ve onlara hiçbir şey dayatmıyoruz hatta bezen onlarla ihtilaf ediyoruz. Bazen onlarla değerlendirme ve tavırlarda anlaşamıyoruz. Bu nedenle kimse bize haksızlık yapamaz ve hiç kimse yanlış hesaplarla siyasi konumlar inşa edemez. El-Ahbar ile ilgili konu budur.
WikiLeaks belgeleriyle alakalı olarak da gerçeği bütün çıplaklığıyla sunuyoruz. El-Ahbar ile WikiLeaks arasında bir yol olduğunu öğrendiğimizde onları teşvik ettik ve Temmuz savaşı hakkındaki bazı bilgilere ulaşabilir misiniz dedik. Bu konu bizi ilgilendiriyor ve bu tecrübeyi her zaman tekrar tekrar okuyor, siyasi, güvenlik, askeri, medyatik ve toplumsal olarak değerlendiriyoruz. Onlar evet dediler ve biz de onları teşvik ettik. Ama biz belgelere nasıl ulaştıklarını bilmiyoruz ve onlara bu konuda yardım etmedik ve belgelerin yayınlanmasına karışmadık. Size bundan daha fazlasını söyleyeyim: “Kardeşlerimiz gazete yönetiminden bir nüshayı ele geçirmelerini istediler. Nüshayı elde edemedik. Buna inanabilirsiniz de inanmayabilirsiniz de. Bizler de diğer insanlar gibi gazetede yayınlanan belgeleri okuyoruz. Yayınlananlar bizim bilgimiz dâhilinde değil ve biz yarın ya da öbür gün yayınlanacak olanların bize fayda mı yoksa zarar mı vereceğini yoksa çoğu zaman olduğu gibi bizi zor duruma mı sokacağını bilmiyoruz. Bu konunun ilk kategorisi hakkında bu kadarla yetiniyorum ki olayları doğru okuyalım ve bunun üzerine doğru şeyler bina edelim.
Belgelerin bahsettiği en büyük kısmın 14 Mart grubu liderleri ve şahsiyetleriyle ilgisi var. Tabi bu belgeler çoğu zaman yayınlandı ama bunlar hakkında yalanlama gelmedi. Hatta bazen “Evet biz böyle söyledik ve açıkça söylediklerimiz gizlice söylediklerimizin aynısıdır” şeklinde tekitler yapıldı. Özetle, aynı içeriğin ayrıntıları olsa da ince ayrıntılardan uzakta tek bir içerik tek bir sonuca götürür. Üzerinde durmak istediğim nokta budur. Falanca ne dedi, ne yorum yaptı, nasıl değerlendirdi üzerinde durmak istemiyorum. Sonucu söyleyip sonra da delili söyleyeceğim. Sonuç çıkarmaya geldiğimiz zaman kendimizi geçmişte olmuş çok tehlikeli bir vakıanın önünde buluyoruz. Halen şuan olan ve gelecekte olacak çok tehlikeli bir vakıayla karşı karşıyayız.
Çıkardığımız özet sonuç nedir? Şudur: 2005 yılından -2005’ten önce demek istemiyorum- bu güne kadar Suriye’nin Lübnan’dan çıkmasından sonra üzerinde çokça konuştuğumuz konu, 14 Mart grubunun üzerinde yoğunlaştığı temel ve büyük belki de yegâne hedef direnişe darbe indirmek, silahını ele geçirmek ve onu tecrit etmektir. WikiLeaks belgeleri Temmuz savaşı öncesi, savaş sürerken ve sonrasında bunu ortaya çıkarıyor. Temel konu, tartışılacak, yegâne iş, düşünce, planlama, nasihatler, öneri alışverişleri, fikir alışverişleri… Bunların hepsinin odak noktası “direnişten nasıl kurtuluruz, direnişi manevi, maddi ve psikolojik olarak nasıl yok ederiz?”dir.
Soru: 2005’ten bu yana üzerinde çalıştıkları bu hedef neden ve kim içindir? Bedeli nedir? Ben ilk günden beri bedelin ne olduğunu biliyorum. Ama WikiLeaks belgeleri bunu kanıtladı: 14 Mart grubuyla Amerika arasında imzalanan bir anlaşma var. Şimdi bunun hainlik ve suçlama olduğunu söylüyorlar. Bu belgeler mevcut yalanlayın bunları. Bütün liderler ve şahsiyetler Feltman yalancıdır desin. Sison yalancıdır, Amerikalılar yalancıdır, bütün yazılanlar yalandır desin ben de geri adım atayım. Birisi çıksın ve bu içeriği yalanlasın. 14 Mart grubuyla Amerikalılar arasında bir anlaşma olduğunu söylüyorlar: Size direnişin başı karşılığında Lübnan’da yönetimi verelim. Direniş karşılığında iktidar. Bu nedenle bütün programlar, planlar, ayrıntılar ve çabalar şu nokta üzerine yoğunlaşmıştır: Lübnan’daki bu direnişi nasıl yok ederiz? Peki delil nerede? Bu kime hizmet ediyor? Neden, sebep ne? Direnişin suçu ne? Bunlara sonra döneceğiz.
Bütün tartışmaları ve belgeleri gördüğümüzde tartışmanın ekseninin bu olduğu ortaya çıkıyor. Sizin de belgeleri okumanızı istiyorum. O vakit her kabın kendi içindekini dışarı sızdırdığını anlayacak, bu mantık ve bu dille konuşan bu şahsiyetlerin ulusal ahlakının içeriğini keşfedeceksiniz. Bu belgelerden örnekler zikredeceğim: Bize silah verin ve orduyu silahlandırın ki Hizbullah’ı devirelim. Yani bize silah verin de silahlarımızı koruyalım demiyorlar. Orduyu silahlandırın sınırlarımızı koruyalım, kara, deniz ve hava egemenliğimizi koruyalım demiyorlar. Orduyu silahlandırın bu düşmana karşı caydırma politikası geliştirelim ve ülkeyi ileride olabilecek tehlikelerden koruyalım. Hiçbir belge, oturum ve konuşmalarında içinde kesinlikle böyle cümleler yok. Lübnan ordusunu silahlandırın Hizbullah’ı devirelim ifadeleri var. Ahlaki ve ulusal mantık bu mudur?
İki gün önce Rus Mig savaş uçakları hakkında haberler okuduğumuzda dediler ki gelin Mig uçaklarını almayı kabul edelim. Böylece Hizbullah’ı 7 Mayıs’ı bir kez daha tekrar etmekten caydırmış oluruz. Yani Mig uçaklarının İsrail’le alakası yok Hizbullah’la alakası var.
Savaştan sonra bize para verin Hizbullah tamir etmeden önce evleri biz tamir edelim. Evleri sadece biz onaralım da halkın sevgisini kazanalım ve insanları ona karşı kışkırtalım. O halde evleri tamir etmeyi ahlaki, ulusal sebeplerden ötürü değil insanları kışkırtmak ve direnişi ambargo altına almak için istiyorlar. Shebaa Çiftliklerini bize verin ki Fuad Senyora hükümeti Hizbullah’a karşı güç kazansın. Yoksa Shebaa Çiftlikleri ve Kafr Shuba Tepeleri işgal altındaki Lübnan toprakları olduğu, sahipleri Lübnanlı olduğu ve bunlar Lübnan egemenliğinin bir parçası olduğu için değil. Hayır, bunlar sadece falanca Hizbullah karşısında güçlü olsun ve Hizbullah’ın silah ve direniş konusunda bahanesi olmasın diye yapılıyor.
10000, 15000 savaşçıdan bahsedenler, onları Lübnan’ı savunmak ve onu İsrail’in tehditlerine karşı korumak için değil Hizbullah’la savaşması için silahlandırmak istiyor. Nebih Berri’yi Hizbullah’tan nasıl uzaklaştırırız. Mişel Avn’ı nasıl parçalarız? Çünkü o Hizbullah’ın Hıristiyan kılıfını oluşturuyor.
Neden savaş öncesi ve sonrası önerilere ve nasihatlere dönüyoruz: Sakın ola uluslar arası güçler gelip de Suriye Lübnan arasındaki sınırda konuşlanmadan ve silah Hizbullah’a gelmeden önce savaşın durdurulmasını kabul etmeyin. Denizde deniz kuvvetleri istiyoruz ki Hizbullah’a silah gelmesin. Havaalanına dikkat edin ki silahlar Hizbullah’a ulaşmasın. Ey Amerikalılar şöyle şöyle yapın ki İsrail saldırıları ve ihlalleri dursun diyen hiçbir öneri yok. Bana bunun zikredildiği bir şey getirsinler. Zikredilenler sadece Hizbullah’ın delillerini düşürmek ve onu zayıflatmak içindir.
Biz kabul ediyoruz. Shebaa Çiftliklerini geri alın ve Hizbullah’ın delillerini çürütün. İsrail’in ihlallerini durdurun ve delillerimizi çürütün. Lübnan’ın egemenliğini koruyun ve delillerimizi çürütün. Biz bu sonucu kabul ederiz. Ama bu yaptığınız ayıptır. Savaş zamanındaki bütün önerilere ve umutlara ilaveten öldürün, yıkın ve takip edin, içiniz rahat olsun, vaktinizi rahat rahat kullanın. Ama kimin hesabına? Kadınların ve çocukların kanları, evler, çıkarlar, ekonomi ve alt yapı, bütün bunlar kimin için? Hizbullah yıkılmış bir şekilde çıksın, direniş örgütleri yıkık, darbe yemiş, çökmüş olarak çıksın ve hedeflerini gerçekleştirmeyi unutsun diye.
Bu acı verici bir durum değil mi? Gerçekten de ben konuşuyor ve gülüyorum ama sadece resme. Böyle bir ülkede durumun ve siyasi liderlerin böyle olması acı verici değil mi? Tabi bunlar öteki grubun şahsiyetleri ve bu onlara has seviye. Ben onların ahlaki, mezhebi, etnik ve üsten bakan seviyelerine yorum yapmayacağım. Peki, ey 14 Mart grubu Hizbullah’ın suçu nedir? 2005’te o mu aldı elinizden iktidarı? 2005’ten sonra o mu sizi iktidardan uzaklaştırdı? Suçu nedir?
Şimdi konuşmamı kısa tutacağım çünkü başka noktalara da değinmek istiyorum: Hizbullah’ın suçu İsrail’in gözündeki diken olmasıdır. Onun suçu Siyonist projenin önündeki engel olmasıdır. Partinin suçu İslami ve ulusal anlamda tek olması ve bazı 14 Mart grubu liderlerinin suçladığı gibi ümmetin derdini taşımasıdır. Ümmetin derdini taşıman yasaktır. Bu zamanda bazıları Arapların ve Arap dünyasının derdini taşıyormuş gibi görünse de bu yasaktır. Hizbullah’ın suçu İsrail ve Amerika tarafından cezalandırılmak istenmesidir. 14 Mart grubu geliyor ve liderlerini, gruplarını, basınını, partilerini, halkını ve bütün imkânlarını bu amacın gerçekleşmesi için seferber ediyor. Karşılığında ise iktidarı istiyor. Bu başlığı kapatmak istiyorum: Lübnan’ı bu zihniyet mi koruyacak? Bugün bölgedeki bütün bu tehlikeler, İsrail tehditlerinin gölgesinde –ve görüyorsunuz bugün Gazze’de neler yapıyorlar- Lübnan’ı koruyacak olan bu zihniyet midir? Bu zihniyet gerçek bir savunma stratejisi üretebilecek yetkinlikte midir? Bu zihniyet mi Lübnan’daki ulusal birliği koruyacak? Lübnan’ın sivil barışını, izzetini ve onurunu bu zihniyet mi koruyacak? Bu zihniyet, bu derece kin, işbirliği, bu derece ahlaksız ifadeler ve tanımlamalar mı Lübnan’da bir devler kuracak? Çağdaşlık, modernlik, kalkınma, istikrar ve güvenliği sağlayan bir devlet?
Onlar gerçekten çok kindar ve küçükler. Şuan bazıları hakkında ne konuştukları ve bazılarını nasıl değerlendirdikleri beni ilgilendirmiyor. Bu grubun Lübnan’ı devlete taşıması mümkün mü? Hangi devlete? Hangi gerçekliğe, hangi istikrara? Direniş böyle mi mükâfatlandırılıyor? Bugün direnişin temel direği Hizbullah’tır. Ama o çıkış noktası olarak farklı İslami ve ulusal parti ve güçlerden oluşmaktadır. Lübnan’a şanını, izzetini ve onurunu geri veren, Siyonist düşmana ve Siyonist projeye iki tarihi yenilgi tattıran direniş bu derece kin, ihanet ve işbirliğiyle mi mükâfatlandırılıyor?
Peki, bunca sene sonra bugünün hâsılatı nedir? Direniş kaldı ve iktidar gitti, doğru değil mi? Bugün siyasi sonuç bu değil mi? Direniş kaldı ve ne siz ne İsrail ne de uluslar arası ve bölgesel işbirliği, ne basın, ne para, ne sabote, ne cesaretin kırılması, ne bölgedeki en büyük güç ve ne de bölgedeki en büyük hava silahı, ne sizler ne de onlar ona bir şey yapabilirsiniz. Ama iktidar gitti. Ben iktidarı kaybedenleri tekrar oturmaya ve sakinleşmeye çağırıyorum. Kendilerini gözden geçirsinler, iyi araştırsınlar, çılgın işler ve yanlış hesap yapmasınlar. Hata işlemek için çok uzağa gitmesinler. Çünkü başta başladıkları ve benimde bir münasebetle bahsettiğim hatanın devamını onlar getiriyorlar. Kulislerde Feltman, Sison ve diğerlerine sizlice söylenen şeyler artık kürsü ve sloganlarda, televizyon ve medyada açıkça söylenir oldu. Bunun delile ihtiyacı yok. Evet, bunca senedir hâkim olan mantık buydu ve şimdi bu mantık gün yüzüne çıktı.
Bu ülkeye, bu halka, halkımıza, çıkarlarımıza ve ulusal birliğimize olan düşkünlüğüm, sevgim ve samimiyetimle bu kişilere bu zihniyeti bırakmalarını nasihat ediyor ve onlara bu zihniyetin hiçbir yere ulaşmayacağını söylüyorum. Bu sizi bir kapandan diğerine, bir başarısızlıktan diğerine götürecek. Peki, işte bu direnişin silahı konusu. Hayırdır inşallah denklemde ne değişti? Hiçbir şey değişmedi. Meselelere böyle bakılmaz, ülke böyle idare edilmez ve ülkenin geleceği böyle garanti edilmez.
Mevcut siyasi görüntüde 22 Eylül 2006’da da söylediğim gibi bütün olanlara rağmen bizler her zaman ilerliyoruz. Tekrar söylüyorum: Lübnan’da bütün olanlara rağmen hiç kimsenin başka birisini ihraç etmede çıkarı olamaz ve hiç kimsenin başka bir kimseyi çizmesi de yararına olmaz. Bütün Lübnanlıların çıkarı hatalarını, kinlerini, sorunlarını aşmaları ve geleceğe bakmalarıdır. Çünkü bu genel ruh hali baki kalacaktır. Bu anlam, bazı insanların hakları olduğu için yargıya gitmeleri ve bizi yargıya götürmeleriyle çelişmez, biz buna da hazırız.
Yargı dosyasından bahsettiğim gün biz bir yargı dosyası oluşturmak istiyoruz dediler. Çok güzel, yargı dosyası nedir? İsrailli iki askeri esir alma operasyonunu nasıl yaptınız? Şahane işte dosya! Biz İsrailli iki askeri esir aldık. Bu iş aslında düzenlenmiş ve tutanağı tutulmuş bir kararın bahanesi oldu. Temmuz savaşı açıldı ve sizce bu kanunun cezalandıracağı bir suçtur, biz hazırız. Bizimde elimizde sizin sözleriniz, tavırlarınız, dosyalarınız, belgeleriniz ve yaptığınız her şey var. Bakalım ulusal ihanete, büyük ihanete götüren şey nedir? Hain olan ve olmayanı belirleyecek olan ben değilim. Ben insanların böylesine tam bir dosyada ve diğer dosyalarda sorumluluklarını yüklenmeleri için hüküm verecek bir yargı cephesinin olmasını kabul ediyorum. Bunda hiç bir sorun yok. Fildişi Sahilleriyle alakalı olan konuda ben birisinin çıkıp bu konuda tartışmayı açmasını bekliyordum. Çünkü Fildişi Sahillerindeki Lübnanlılar farklı Lübnan bölgelerinden ve farklı mezheplerdendir. Bizler insani ve ulusal bir felaketle karşı karşıyayız. Orada onbinlerce kişi var. Tabi benim elimde kesin bir veri yok, 70 bin, 80 bin, daha az ya da daha çok. On binlerce Lübnanlı yani onbinlerce Lübnanlı aile Fildişi Sahillerinde Abidjan’da yaşıyor ve orası onlar ve aileleri için rızık kapısı. Lübnanlıların bir kısmının rızkı aslında Fildişi sahilleri ve orası onlara yetiyor. Bir diğer kısmı da -Allah işlerini rasgetirmiş- ailelerine, akrabalarına, köylerine, kasabalarına yardım ediyor. Ve bu Lübnan’a ve Lübnan ekonomisine büyük bir gelir sağlıyor.
Fildişi sahillerinde bir sorun oldu. Bu sorun 2010 Kasım ayından beri mevcut, bir ya da iki haftalık bir sorun değil. Başkanlık seçimleri yapıldı ve iki başkan arasında anlaşmazlık meydana geldi. Herkes kendisinin kanuni olduğunu iddia ediyor. Bu konunun yankıları oldu. Tartışmayı açarsak şöyle deriz: Kardeşler! Sizler Lübnan hükümetisiniz, sizler geçici değil gerçek bir hükümettiniz. Hükümet neredeydi, yürütme yetkisini elinde bulunduran ve Lübnanlı azınlıktan sorumlu olan hükümet başkanı neredeydi? Kriz birimi nerede? Ne yaptınız, ne türlü politikalar geliştirdiniz? Fildişi sahillerinde bir kriz olursa net bir politikamız olacak mı? Bu konuda tam bir vurdumduymazlık hâkimdi. Ben dışişleri bakanlığını savunmak istemiyorum. Lübnan büyükelçisinin başkanlardan birinin görevi teslim alma törenine katılmasıyla alakalı belirli bir karar aldım. Doğru ya da yanlış bu ayrı bir konu. Ama şimdi bir sorun var ve o da Lübnanlıların iki ateş arasında sıkışmış olması, hayatlarının tehlikede, canları, namusları, malları, onurları ve şereflerinin tehlikede olmasıdır. Devlet sorumluluğunu yerine getireceği, bakanlıklar ve siyasi güçler bu ulusal sorunla nasıl mücadele edecekleri üzerinde yardımlaşacakları yerde geçici hükümet başkanı ve onun vekilleri tarafından sorumluluklarını üstlenenlere yani dışişleri ve göçmenler bakanlığına ateş açılıyor ve bu politika işe yaramaz bir politika olarak vasıflanıyor. Şimdi bunun sırası mı? Tabi bu durum Emel hareketi, yetkililer, biz ve bizim dışımızdakilerin tepkisini çekti. Her halükarda bu durum, bu büyüklükte ulusal meselelerin idare edildiği zihniyet ve psikolojiyi gösteriyor. Şuana kadar olanlar bir yana cumhurbaşkanı tabii ki bu konuyla ilgili, parlamento başkanı saat başı bu konuyu takip ediyor. Geçici hükümet başkanı hatta girdi ve ben herkesi, 14 ve 8 Mart konusunu, Fildişi sahilleri konusundaki önceki siyasi değerlendirmeleri, “kim hata yaptı, kim doğru yaptı”yı ve Lübnan içindeki siyasi husumetleri bir kenara bırakmaya çağırıyorum. Şöyle diyelim: Şuan on binlerce Lübnanlı aile felaketzede durumunda. Tehlike ve endişe hali var. Bu on binler hem büyük psikolojik hem de ekonomik bir darbe aldılar. Bizler hükümet, devlet, halk, siyasi güçler ve insanlar olarak kardeşlerimizin, ailemizin yanında yer alabiliriz. Tabi bugün benim ve başkalarının söyleyeceği bütün duygusal sözler bu ailelelerin en azından haftalardır çektiklerinin yanında çok az ve eksik kalır. Onlar bugün bizden duygusal tavırlar beklemiyorlar. Bilakis Lübnan’dan, Lübnan hükümetinden ve iktidarından yani Lübnanlı yetkililerden bu sorunla mücadele etmek ve her alanda bu sorunun izlerini yok etmek için onların yanında yer almalarını istiyorlar. Bu nedenle biz bu ciddiyete, dayanışmaya, yardımlaşmaya ve bütünleşmeye muhtacız. Devlet de bu konuda temel sorumluluğunu üstlenmelidir.
Üçüncü ve Başkan Hariri’nin günler önce İran karşısında aldığı konumla alakalı noktaya gelince, tabi ki biz açıklama yaptığımızda onlar Hizbullah’ın gerçek yüzünün ortaya çıkması ve İran’ın resmi sözcüsü olmasına şaşırdıklarını iddia ettiler. Biz yüzümüze maske takmıyoruz, biz İran’la, Suriye’yle olan ilişkilerimizle ve ittifakımızla, diğer ülkelerle, hükümetlerle ve siyasi güçlerle olan dostluğumuzla övünüyoruz. Bizi WikiLeaks’ta bulamazlar. Bizim alenen söylediklerimiz gizli söylediklerimizin aynısıdır. Gizleyecek bir şeyimiz yok, çok netiz. Ama doğal olarak Lübnan’ın, halkının ve direnişinin yanında yer alan, her alanda, maddi, manevi, basın, insani ve hizmet alanında Lübnan’ın yanında yer alan bir devlete kötülük ediliyor. Birisi çıkıp özelikle de hükümet başkanı böyle konuştuğunda bu büyük bir hata oluyor. İran’ı düşman kabul ediyor ve İran’a sanki krizin sebebi İsrail ve Amerika değilmiş de oymuş gibi muamelede bulunuyor. Hayır, sorun İran’dır, Lübnan’da sorun odur, Arap dünyasında sorun odur. Bunun İsrail’in sözü olduğunu söylediğimde kimseyi suçlamıyorum. İşte İsrailliler, gazetelerinde, televizyonlarında ve konuşmalarında bunu söylüyorlar. Başka birisi gelip de konumların uyuştuğunu gösteren aynı sözü sarf edince ne oluyor?
Ben burada onun İsrailli olduğunu söylemiyorum. Ama bu sözün ve mantığın İsrail’e ait olduğunu söylüyorum. Temmuz savaşı sırasında ve sonrasında Lübnan’ın yanında yer alan İran’dı. Açıkça ve bütün samimiyetimizle söyleyelim, Lübnan’a yardım amaçlı gelen mallar adı altında bir dosya vardı, bu mallar nereye gitti?
Açıkça söylüyorum: İran’ın esaslı duruşu olmasaydı pek çok ev imar edilemezdi. Tabi Katar, Kuveyt fon yardımları ve diğer devletlerden imar için gelen yardımlar meyvesini verdi. Kimseyi itham altında bırakmak istemiyorum ama burada anlaşılamayan bir şey var. Hükümete para yardımında bulunan devletlerin verdikleri nereye harcandı? İmara mı yoksa başka bir şeye mi? İran bu şekilde mi mükâfatlandırılacak? Hem sonra bu konu yanlıştır. Biri hükümetini düşürdüğümüz için bize kızdıysa bunun İran’la alakası nedir? Açık konuşuyorum, İranlılar da bu konuyu medyadan öğrendiler, onlara sormadık, haber de vermedik. İnsanlar nasıl bakanların istifalarını içeren basın toplantısını dinledilerse İranlılar da onlar gibi dinlediler. Hiç kimse hükümetten çıktı diye İran’ı hesaba çekemez. Bu hesabı bir kenara bırakın. İşlenen hata –ister geçici hükümet başkanı olsun isterse 14 Mart güçleri- sizin sloganlar atmanız ve bazı isteklerde bulunmanızdır. Ama neden siz bunları yerine getirmiyorsunuz?
Örneğin; Arap devrimlerine destek gününde Libya, Yemen, Tunus ve Mısır’la ilgili şeyler söyledim. Hiç kimse buna itiraz etmedi. Bahreyn hakkında konuşunca itiraz ettiler ve bu konuşmanın Lübnan’ın Bahreyn’le olan ilişkilerine zarar vereceğini düşündüler. Ben siyasi bir yetkili değilim ve Lübnan devleti de Bahreyn kralını aradıkları gibi, açıklamalarda yaptıkları bu durumun Lübnan hükümetini ve devletini bağlamadığını söyleyebilirlerdi. Bu ayıp değildir doğrudur. Ben Lübnan rejiminde ve devletindeki resmi bir yetkili değilim. Ben devleti yükümlülük altına sokamam ve devlet benim söylediklerimle işi olmadığını söyleyebilir. Sorununuz nedir? “Siz Hizbullah, Lübnan’ı eksen siyasetine sokuyorsunuz.” Lübnan’ın ilişkilerini, ulusal ve bölgesel dostluklarını sabote ediyorsunuz, öyle değil mi?
Bu birkaç gün önceydi yani bu hikâye iki hafta ya da bir ay önce ortada yoktu. O halde ilk önce siz buyurun sorumluluklarınızı yerine getirin. Lübnan’ın sahibi ben değilim sizlersiniz. Bizim farklı ve başka bir görüşümüz var. O halde söylediklerinizi siz yerine getirin. Saad Hariri’nin Arap-İran çatışmasıyla alakası nedir? Senin bu konuyla ne alakan var?
Sen geçici hükümetin başkanı olmadığında, Müstakbel partisinin başkanı olarak istediğin şeyi söyleyebilirsin. Ama mademki geçici hükümetin başkanısın bunu söyleyemezsin. Tekrar Müstakbel partisinin başkanı olursan ve diğerlerinden Lübnan’ı eksen siyasetinden çıkarmalarını istediğinde bunu ilk önce senin yapman gerekir.
Bu konu hakkında bu sözlerle yetinelim. Bir cümle daha söyleyeceğim ve ilerleyen günler bunu ispat edecek. Şimdi direnişin silahı sorununu bitirdik. Konuştuk, konuştuk, konuştuk canları çıkana kadar. Onlar da direnişin silahı hakkında konuşuyorlar. Hükümetle de suçlama yönelttiler. Savaş açmak, grubumuzu ve taraftarlarımızı toplamak istiyoruz. Ve diyoruz ki biz yerel ve bölgesel bir değeriz, hatta bundan da öteyiz ve ilerleyen günler bunu kanıtlayacak. Her halukarda biz bu konu etrafında büyük bir tartışma çıkarmak istemiyoruz ama susmak da iyi olmazdı. Bu tavrı almamız gerekiyordu ve ben de bu noktayı takip edip bu yanlış ve bu Lübnan’ın ona destek olan ve halen olmaya devam eden ve yanında yer alan ülkelerle olan ilişkilerine zarar verir demeliydim. Kimin adına ve kimin hesabına? Allah bilir.
Bundan sonraki nokta Bahreyn’in Lübnanlıları Bahreyn’den kovması tehdididir.
Medyada okuduğumuz kadarıyla Bahreyn hükümeti 10 Lübnanlıyı ülkeden kovmak istiyor. Tabi bu yanlış bir yöntem. Lübnan’da siyasi bir makam ya da parti belirli bir devlet ya da hükümetle alakalı bir konum alırsa Lübnanlıları kovarak mı ona karşılık verilir? Bunun öncesi olup olmadığını bilmiyorum. 2005’ten birkaç gün öncesine kadar Suriye’ye karşı söylenen küfürlü sözlerin, tenkitlerin, saldırıların ve komploların hacmi çok büyüktü. Ama Suriye orada yaşayan Lübnanlıları kovmayla karşılık vermedi. Hatta başka bir siyasi çizgiye geçebilecek olan Lübnanlıları bile siyasi, mezhebi ve grupsal olarak sınıflandırmadı.
Bugün geçici hükümet başkanı İran’a karşı katı bir tavır aldı. Tabi bugünlerde koro işini yapacak. İran gelecek ve siyasi olarak diğer çizgiye yakın olsalar bile Lübnanlıları ülkeden kovacak mı? Böyle iş gören kimse yok. Bilmiyorum bu mantık ortaçağdan mı kalmadır? Bu durum Bahreyn hükümetinin sabırsızlığını gösteriyor. Ne hikmetli ne akıllıca ne sorumlu bir şekilde davranıyorlar ne de sorun bu şekilde çözülür. İç meseleler böyle çözülmez, onlara itiraz eden ve onları eleştiren kimselerle olan sorunlar böyle çözülmez.
Bu noktada net olmak istiyorum. Bahreyn’deki Lübnanlılara, onların rızıklarına ve yiyecek lokmalarına baskı yaparak siyasi konumumuzu değiştireceğimizi sanıyorlarsa yanılıyorlar. Çünkü şuan Bahreyn’de hedef alınan Lübnanlılara karşılık kanlarını, namuslarını ve kadınlarını hapislere, şehitlerini kabirlere, yaralılarını evlere bırakan insanlar var. Bu derece fedakârlık şimdi Bahreyn halkının hükümetinden gördüğü eziyetin yanında bir hiçtir. Bu nedenle hiç kimse bu konuda bize baskı yapamaz. Aksine bu bizim inadımızı, konumumuzun doğru ve hak olduğu konusundaki ısrarımızı artırır. Biz haklı olmasaydık cezalandırılır mıydık? Bu nedenle Bahreyn hükümetini hedeflerinden hiç birine ulaşamayacak aksine bu karmaşık hali daha da içinden çıkılmaz kılacak bu yanlış adımları atmamaya çağırıyorum.
Burada Körfez dayanışma Konseyi devletlerinin Bahreyn’de aldığımız konum sonucunda Lübnanlıları ya da belirli bir mezhepten olanları hedef aldığını söylemek istiyorum. Her halükarda ben bu sözün kesin olup olmadığından emin değilim. Doğruysa yanlış yapılmaktadır. Ben körfezde Lübnan’a dost olan çok sayıda devlet olduğuna, sakin, hikmetli ve soğukkanlı bir akla sahip olduklarına, sorumluluğunun bilincinde ve Bahreyn hükümeti gibi heyecana kapılmadığına inanıyorum. Ama Bahreyn’deki konumumuzun öncesinde bir şey vardı: Onlarca Lübnanlı Arap Emirlikleri’nden uzaklaştırıldı. Ve bu konuda harcanan bütün çabalara rağmen şuana kadar kimse sebebin ne olduğunu anlamadı. Hiç kimse Bahreyn’e karşı tavır almamıştı, Körfez ülkeleriyle alakalı hiçbir konuya müdahil olmamıştı. O halde konunun bölgedeki daha büyük projelerle alakalı başka hedef almalar için kullanılan siyasi bir havası var. Şimdi bu konuya girmek istemiyorum vakti gelince değiniriz. Ama bu noktada bize, Lübnanlılara, Lübnan’a, genelde Körfez ülkeleri özelde de Bahreyn’de bulunan Lübnanlılara baskı yapılmasının bizim siyasi konumumuzla ve siyasi tavrımızla akalası olmadığını söylemekle yetiniyorum. Bu konum sonucunda onları cezalandırmanız doğru olmaz. Büyük bir suç işliyorsunuz.
Rumiye hapishanesi konusuna gelince, herkes sorunun mahiyetini biliyor. Tutukluların sayısında aşırı bir artış söz konusu. Binalar belirli sayıda insanın sığacağı kapasitede, mevcut sayı ise bu kapasitenin kat kat üstünde. Bunu söyleyen de ben değilim içişleri bakanı, adalet bakanı, yetkililer, genel müdür, güvenlik güçleri, avukatlar ve yargıçların hepsi aynı şeyi söylüyor. Mahkûmları birbiri üstüne koyarsan bunun da ötesinde hata ve suç işlersen –yani tutukluların %60, 70’inin yargılanmayı ve yargılanmanın ertelenmesini bekleyen hüküm giymemiş kişiler olduğu söyleniyor- bu, insanlara zulmetmektir. Bazı insanlar hapishanedeki bu duruma tahammül edemediler. Onların istekleri var, kalktılar, isyan ettiler ve yapacaklarını yaptılar. Ayrıca onların da onlar için endişelenen aileleri var.
Konu 14 Mart grubu tarafından resmi olarak nasıl değerlendiriliyor? Siyasi tuzak kurma zihniyetiyle değerlendiriliyor. Ve Hizbullah’ın Rumiye Hapishanesi’ndeki mahkûmları kışkırttığı hükmüne varıyorlar ve konuya mezhebi bir boyut katmaya çalışıyorlar, oysaki bunun boyutu insanidir. Tutukluları farklı yerlerde gösteri yapmaları için kışkırtan Hizbullah’tır. Bunun amacı nedir? Hedef uydurmaya başlıyorlar: İçişleri bakanlığını yakmak istiyoruz çünkü içişleri konusunda Mişel Avn’la dayanışma halindeyiz. Bilmem kimi ihraç etmek istiyoruz, başka bir zaman genel af kanununu çıkarmak istiyoruz, başka bir zaman da başka şeyler uyduruyorlar.
Bu zulümdür ve zulüm de iyi bir şey değildir. Zulüm devam ederse insanlar birbirleriyle nasıl anlaşır, geçinir, bütünleşir ve bu ülkeyi inşa ederler. Bütün bu tecrübeleri yaşamadan önce gençken İmam Hüseyin gibi insanların sözlerini okurduk. İmam şöyle diyor: “Ölüm bizim için saadet, zalimlerle yaşamaksa zillettir.” Bu konuyu o vakitler iyi anlamıyorduk. Ama son senelerde ve özellikle de düşmanın zulmü değil de yakınların her çeşitten (iftira, suçlama, engelleme) zulmü sonucunda “Zalimlerle yaşamak ancak zillettir” sözünün anlamını anlamaya başladık.
İnsanların evleri yıkılmış bir de sen gelip onlara zulmediyorsun, insanların çocukları düşman hapishanelerinde sen geliyor bize zulmediyorsun, ülkenin bütününün onuru ve egemenliği beş paralık ediliyor sen gelip bize zulmediyorsun, insanlar geçinmek için Fildişi Sahillerinde yaşam mücadelesi veriyorlar sen değerlendirme ve takiplerle ve hatta hapisle bize zulmediyorsun. Mahkûmların çoğu mazlumdur en azından hüküm giymemiş olanlar. Bütün dünya, kanunlar ve yasalar suçlunun suçu kanıtlanıncaya kadar masum olduğunu söylüyor. İnsanlar kalkar, öfkelenir ve biraz ilgi isterlerse Hizbullah’ın siyasi hedeflerini gerçekleştirmek için onları kışkırttığı söyleniyor. Bu bağışlayamayacağımız bir zulümdür. Bugün boşuna vakit kaybedip de dünyaya yalan söylemeyin. Gidin ve Rumiye Hapishanesi sorununu çözün. Bu konunun sorumluluğunu geçtiğimiz seneler boyunca sorumluluk taşıyan kişiler üstleniyor. Bu sorunu çözebilir ve yargılamaları hızlandırabilirsiniz. Bazı basit sebeplerden ötürü tutuklanan kişileri kefaletle serbest bırakabilirsiniz. Onlar kaçmazlar ki özellikle de davaları basit bir davaysa. Yargılamak için onları çağırtabilirsiniz. Yönetimi iyileştirebilir ve pek çok işlem yapabilirsiniz aksi takdirde bu yara açık kalacaktır.
Ben bugün –vekil Nevvar Sahili hakkındaki açıklamada da olduğu gibi- bu düzenlemeleri yapmaya çağırıyorum ve herkesle yardımlaşmaya hazırız diyorum. Bütün çabaları değerlendireceğiz, vekillerimiz, bakanlarımız, partimiz, müttefiklerimiz ve arkadaşlarımız… Hepimiz değerlendireceğiz. Çünkü Rumiye Hapishanesi konusu cüzi, mezhebi ya da grupsal bir konu değil birinci derecede insani bir konudur. Bu nedenle aslında tutuklanma sebebinin bile bilinmediği binlerce tutuklama talebinin üzerinde çalışılması gerekir. Bunların hepsinin üzerine ciddiyetle eğilmelidir. Hiçbir zaman bir hükümet çıkıp da bu dosyanın sorumluluğunu üstlenmedi ve bu sorunu çözmedi. Her zaman işleri patlama noktasına gelinceye kadar erteliyoruz. Ve sebepleri değil sonuçları çözmeye çalışıyoruz. Kurbanlar veriliyor ama biz sonuçların üzerine eğiliyoruz.
Son başlık, tabi ben bu konulara neden girmek zorunda kaldım çünkü iki aydır bazı düzenlemelerde bulunuyoruz ama kardeşlerimiz siyasi görüşmelerde dedikodu ve tartışmalara kapı açılmasın diye bunları dile getirmiyorlar. Bu nedenle ben bu kadar uzun süre bu başlıklar ve konular ile hükümetin kurulması konusu hakkında konuşmak zorunda kaldım. Mademki bu gece bu şekilde yani içimizdekileri dökerek konuşuyoruz biraz da hükümetin şeklinden bahsedeceğim. Biraz içerikten biraz da şekilden bahsedeceğim. İlk günden beri ne ulusal ne de kanuni bir dilin değil de mezhebi dilin kullanıldığı parlamento istişareleri elime geçiyor. Taif Anlaşmasına göre -en çok el kaldıranlar genelde Müstakbel ve 14 Mart grubudur- hükümeti kurmakla görevli başkanı parlamenter çoğunluk seçer. Kanun bunu söylüyor, ulusal bakış açısı da bunu söylüyor. Yani parlamenter çoğunluk hükümet başkanını belirler. Şekilde mezhepçiliği hortlatmak için konuyla uğraşıldı. Mesele sanki Sünni hükümet başkanını Şia belirliyormuş gibi sunuldu. Şia hakkında konuşulduğunda söz Hizbullah’a getirildi. Bu doğru değildi. En nihayetinde aralarında istişarede bulunmuş parlamenter bir blok var. Şia’ya gelirsek onların sayısının az olduğunu görürüz. Necip Mikati’ye oy veren 68 kişi içinde kaç kişi Şii’dir. Kışkırtmak için şekli kullandılar. Falanca yani benim hakkımda anlaşmak ve hatta seçmek için Sünni hükümet başkanı istiyor dediler. Bu da büyük bir zulümdür.
Ben onlara Başkan Refik Hariri’yi hatırlatmak istiyorum. Temmuz savaşından önce yani 2004 ve 2005’in başlarında güvenlik durumum bugünkü kadar olmasa da zordu. Bu arada artı parantez söyleyeyim, İsrail belirli aralıklarla çıkıp “falanca sığınağından bize seslenip bizi tehdit ediyor” diyor. Bazı Araplar, bazı Arap gazeteleri ve yazarlar da İsrail’in ifadelerinin aynısını kullanır oldular. Yani onlar da falanca konuşmak için sığınağından çıkıyor diyorlar. Ben de diyorum ki, bu bemim için bir övünç kaynağı. Birisi var beni savunan buradan ona teşekkür ediyorum. Özellikle Şeyh Nasır el-Harafi’ye bu konuda Körfez gazetelerinde yazdıklarından ötürü teşekkür ediyorum. Ama ben burada kendimi savunmak istiyorum: Bu benim için övünç kaynağıdır, sığınakta ve dehlizde yaşamak gurur vericidir. Neden? Çünkü İsrailli beni öldürmek istiyor ve gece gündüz beni gözetliyor. Bu ayıp mı? Bu zayıflık noktası mı? Aksine bu gurur vericidir. Bugün Arap ve İslam dünyasında hedef alınan kişiler ve gruplar var, falanca da onlardan biri. Bu güç noktasıdır, madalyondur. Bazen İsraillinin bu konu hakkında çok konuştuğunda bizi bu yolla kışkırtabileceğini ve sığınamızdan bizi çıkartıp öldürebileceğini zannettiğini hissediyorum. Biz şahadet âşıklarıyız ama bedavadan düşmana zafer sunmak istemiyoruz. Allah isterse inşallah şehit oluruz. Ben bazı Arapların da bu şekilde konuştuklarını duyuyorum. Onlar benim çıkmamı ve bu konudan nihai olarak kurtulmayı istiyorlar. Sonuçta ortada Arap liderlerini ve hükümetlerini köşeye sıkıştırmış direniş partileri ve grupları var. Ilımlılar, pazarlık, yenilgi, taviz, teslimiyet ve İsrail’in şartlarına boyun eğme grupları olarak adlandırılanların hepsi direniş tarafından zor durumda bırakıldılar. Evet, sığınakta bile olsa hayatta kalışımız onların ayıbıdır.
2004 yılına geri dönüyoruz. Güvenlik açısından durumum daha iyiydi. Bununla birlikte sizin övündüğünüz ve gurur duyduğunuz Başkan Hariri beni ziyarete geliyordu. Benim protokolüm yok, aksine yaşça büyük birisi beni ziyaret ettiğinde utanırım. Ben bu şekilde terbiye gördüm ve ahlakım budur. Ama yaşıtım olan ya da benim yaşça büyük olduğum kişilerin beni ziyaret etmesi benim için daha kolaydır. Birisinin peşinden gidip te ona bana gel demem özellikle de benden yaşça büyük olduğunda? O beni ziyaret ederdi. Refik Hariri… Bir defa, iki, üç, dört, beş defa… Bense bir defa bile evinde onu ziyaret etmedim. Çünkü o bana ben senin içinde bulunduğun durumu biliyorum diyordu. Seçimlerden konuştuk, siyasetten bahsettik, son ziyaretinde ise kurmak istediği hükümetten bahsetti bana. Parlamento seçimlerinde o ve onun müttefikleri çoğunluğu kazanacak, başbakan olacak, benimle hükümeti nasıl kuracağını, hükümetin kimlerden oluşacağını konuştu. Hükümetin içinde olmamızı istedi, bu konuda Suriyeli kardeşlerle koordine kurarak nasıl yardımcı olacağımızdan bahsetti. Benimle, büromda Lübnan hükümetinin kurulması hakkında konuştu.
O halde şeklen 14 Mart grubu ve Müstakbel hareketinin bu konuyu özellikle de eski Devlet Başkanı Ömer Kerami ve yeni Devlet Başkanı Necip Mikati ya da benim bir araya geldiğim herhangi bir Sünni şahsiyetle alakalı olsun kullanması ayıptır. Onu bu bağlamda kullanmaları insaflıca bir davranış değildir, ahlak dışıdır. Şeklen durum böyle. Tabi kendilerine saygıları olan insanlar yok değil, titiz ve seven insanlar da var. Temmuz savaşından sonra görüştüğüm bütün insanlar, başkanlar, bakanlar, milletvekilleri, liderler, dışarıdan liderler, hükümet başkanları, dışişleri bakanları ve devlet başkanları Lübnan’a geldiklerinde beni görmek istediler ve ben de uygun olmayan ve belki de katlanamayacakları uygulamalar sonucu onlardan özür diledim. İşler son iki ayda; iktidar partisi ve Hizbullah hükümeti ifadelerinin kullanılmasına kadar vardı. Bu söze ne Lübnanlılar, ne Batı, ne dünya da ne de siz inanıyorsunuz. Ve sizler kendinizi biliyorsunuz, yalan söylüyor ve buna inanılmasını istiyorsunuz. Bu doğru değil. Bu nedenle şekilde ben bunun bir sonuç getirmeyeceğine inanıyorum, bu sizi hedeflerinize ulaştırmayacak kışkırtmalarda kullanılabilir. Dikkat edin kışkırtmada herkes kaybeder, hiç kimse kazanmaz. Tahrik siyaseti benimsediğinde siyasi hedeflerini gerçekleştireceğini zanneden baştan kaybetmiştir. Bu nedenle şimdiye kadar başarılı olamadınız çünkü 2005’ten bu yana bütün politikalarınız, projeleriniz, konuşmalarınız ve literatürünüz tahrik üzerine kuruluydu.
İçeriğe geliyoruz; bugün bir hükümet var, biz yeni çoğunlukta hükümet başkanının hükümeti kurmasını ve cumhurbaşkanına öneride bulunmasını kabul ediyoruz. Ama parlamenter çoğunluğun, siyasi güçlerin ve siyasi blokların hükümeti kurmak için istişare etmesi, müzakerelerde bulunması ve görüşmeler yapması adet olmuş. Bu Lübnan’da yeni bir durum değil. Peki, neden bu denli üzerinde duruluyor? Hem sonra bu işlerin vakit alması normal. Burada ne dış baskılardan ne tehditlerden, ne bahislerden ne de başka bir şeyden bahsetmek istiyorum. Bütün bu etkenleri bir kenara bırakalım. Doğal olarak ortada bir hükümet varsa biz istesek de istemesek de oluşumu mezhebi olacak, %50’si müslümanlardan %50’si hıristiyanlardan. Bu bakanlıklar müslümanların şunlar da hıristiyanların olacak. Müslümanların da hıristiyanların da bakanlıkları mezhebler arasında dağıtılacak. Ortada farklı siyasi güçler olduğuna göre işlerin vakit alması normaldir.
Doğru, işler şimdiye kadar vakit aldı, ama ben –tabi kesin bir şey söyleyemem, bu, hükümeti kurmakla görevli kişinin işidir, hükümeti kuracak olan biz değiliz, diğerleri gibi biz de yardım etmeye çalışıyoruz- herkesin hükümetin en kısa zamanda kurulmasını arzuladığını düşünüyorum.
Beraber attığımız adımlar olduğunu düşünüyorum ama ben bunun nihai olduğunu söylemiyorum. Ben tekrar bunun başkanın görevi olduğunu vurguluyorum. O bu nihaidir bu değildir diyebilir. Hükümetin genel sayısı tartışma konusu oldu; 14, 24, 26, 30… genel sayıda hemen hemen sonuca ulaştık. Hükümetin yapısı konusunda sonuca ulaştık. Siyasi güçlerin temsili konusunda sonuca ulaştık. Şimdi biz bakanlıkların tartışıldığı aşamadayız, konuşuyor ve görüşüyoruz. Bakanlıklar konusunu sonuca bağlarsak isimler aşamasının çok kolay bir aşama olacağını düşünüyorum. Ama hükümetin mevcut çoğunluğunun oluşması esnasında –çoğunluk ve hükümeti kurmakla görevli başkan- hepimiz baskı göreceğiz. Mesela ben teknokrat bir hükümetin kurulması için ne kadar baskı yapıldığını, kimin baskı yaptığını ve olayları bu noktaya getirmek için nasıl çalıştığını biliyorum. Bu anlaşmazlık noktasıydı. Yeni çoğunluktaki bütün siyasi güçler teknokrasiyi arzulayan siyasi bir hükümetten yanaydılar. Hükümeti kurmakla görevli başkanla cumhurbaşkanının başka görüşleri olabilir. Ama tartışarak karma bir formüle ulaşmayı başardık.
Her halukarda en yakın zamanda hükümetin kurulmasının yararımıza olacağını tekrar söylüyorum. Bazen 14 Mart grubunun bazı üyerinin Hizbullah, hükümetin kurulmasını istemiyor, o ülkenin atıl kalmasını istiyor bu nedenle müttefiki İmad Avn’dan hükümetin kurulmasını çıkmaza sokmasını istiyor tarzında açıklamalar okuyoruz, bu bize ve müttefiklerimize yapılmış bir zulümdür. Bu ilk önce bize yapılmış bir haksızlıktır çünkü biz hükümetin en kısa zamanda kurulmasını istiyoruz ve bu ülkenin yararınadır. İkinci olarak İmad Avn’a bu şekilde davrandığımız suçlamasından ötürü zulümdür. Üçüncü olarak İmad Avn’a yapılmış bir haksızlıktır çünkü o bize bu şekilde davranmaz. Ama bu kasıtlı bir zayıf düşürme çalışmasıdır. Dördüncü bir haksızlık daha var ki o da Avn düğümü olarak adlandırdıkları şeydir ve bu doğru değildir. Tartışılan noktalar vardı ve bunlar şu ana kadar ertelendi. Bunlar arasında bakanların sayısı, –yeni çoğunluk içerisinde tartışma konusuydu- hükümetin yapısı, sünni muhalefet ve partilerden güçlerin temsil edilmesi ve buna benzer noktalar vardı. Sayıya ya da bakanlıklar aşamasına gelindiğinde doğal olarak parlamenter blokların bakanlıkları ve sayıyı isteme hakları olur. Sen hiç kimseye bu senin hakkın değildir diyemezsin.
Doha Anlaşmasından bu yana savunma ve içişleri bakanlıklarının cumhurbaşkanının olma hakkı olduğu söyleniyor. Islah ve değişim bloğu bu bakanlıklar bizim hakkımızdır diyor. Ona senin hakkın değildir diyemezsin, onunla tartışabilirsin. Ve sonunda bakanlıkların dağıtımında bir yere geliriz. Hükümet konusunda Lübnanlıları tatmin etmek için bu kadar değerlendirme yapmak istedim. Yeni çoğunluk içinde hükümetin kurulmasını sabote etme ya da bunu hedefleme niyeti olan kişi hakkında bütün söylenenler yalandır ve herkese yapılmış bir haksızlıktır. Lübnan’da hükümetin kurulması normal olarak vakit alır, siyasi güçler var, istekler var, hakları ve temsil kapasiteleri olduğu düşünülen parlamenter bloklar var. Lübnan’da bakanlıklar ve bunların tasnifi eski ve bilinen bir şey, bunun sorumluluğunu üstlenmiyoruz. Bunu yeni çoğunluk olarak miras aldık sadece.
Bu nedenle insanların biraz beklemesi gerek. Hükümeti kurmakla görevli başkan, yeni çoğunluk ve cumhurbaşkanı da beklemeli. Biz yardımlaşarak topluca ve özellikle de görevli başkanın ülkede sorumluluğu üstelenebilecek bir hükümeti kuracağından umutluyuz.
Hükümet konusunda son bir şey daha var, bu konuda da görüşümüzü söylemek istiyorum. Bu konuda Nebih Berri beni geçti, bizler yeni çoğunluk içinde eski ya da yeni muhalefet şeklinde bir ayrıma gitmiyoruz. Biz bu çoğunluk içinde kendimizi aynı geminin içinde görüyoruz. Sınıflandırmamız yok, sayıları değerlendirdiğimizde onları siyasi güçler ve parlamenter bloklar olarak değerlendiriyoruz. Doğal olarak bu değerlendirme bile tartışmaya ve vakte ihtiyaç duyuyor.
Biz yeni çoğunlukta inşallah en yakın zamanda Mikati’nin başkanlığında bu zor aşamada sorumluluğunu üstlenecek hükümeti kurmak için bütün zorluklarla, baskılarla ve engellerle mücadele etmeye kararlıyız.
Herkes için hayır dileğinde bulunuyorum. Konuşmamın bazı bölümlerinde biraz keskin ifadeler kullanmış olabilirim. Ama gerçek bu. Bununla birlikte bizler bu ülkenin evlatlarıyız. Rafik Hariri ile yaptığımız görüşmelerde hatırladığım konular arasında bazılarının bize Suriye, İran ya da bilmem hangi ülkenin azınlığı olarak bakıyor olması vardı. Ona dedim ki biz bu ülkenin evlatlarıyız ve atalarımızın soyu yüzlerce belki de binlerce seneye dayanıyor. Bu artık soy ağacına dönüştü, ailelerimiz, Arap olan ve olmayan kabileler bu ülkeye gelmişler. Bizim başka bir seçeneğimiz yok, ikinci bir uyruk taşımıyoruz, çift pasaportumuz yok, Lübnan içinde bir ve dışında bir tane olmak üzere iki evimiz yok, iki işimiz yok, biz burada doğduk, burada büyük, burada yaşadık, evimiz burada, kabirlerimiz burada, şehitlerimiz burada, atalarımız, babalarımız burada, burada ölürüz ama başka bir yere gitmeyiz. Çünkü biz 33 gün boyunca bölgedeki en güçlü ve çetin hava silahına böyle direndik. Çünkü başka bir seçeneğimiz yok.
Lübnan bizim için seçenek değil kaderdir. Ben ve kardeşlerim Lübnan ataların, babaların, çocukların ve torunların ülkesidir dediğimiz zaman söz, fiil, ruh, vicdan, kan, şehadet, cihat, fedakârlık, sabır, sebat, direniş ve bu topraklarda kökleşmeyi kastediyoruz. Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu.
Lübnan İslami Direnişi Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah'ın 9 Nisan tarihli konuşması, Gülşen Topçu tarafından israhaber için tercüme edildi.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bir Dönüşümün İbretlik Hikayesi
Son gelişmeler de göstermektedir ki İstanbul İslamcılığı ve ağır abi sendromu son demlerini yaşamaktadır.
Kadrican MENDİ |
|
|
Suriye'ye Müdahale
Şimdi Türkiye'nin bir çılgınlık yapıp müdahale ettiğini varsayacak olursak maliyet ne olacak, ona bakalım.
Ali BULAÇ |
|
|
İstanbul İslamcılığı Düşerken
Gücü iktidara yaslanarak bulanlar, o gücün koltuklarla birlikte devrileceğini nasıl unutabilmektedir?.
Beytullah Emrah ÖNCE |
|
|
Romantik Beklentiler, Nostaljik Umutlar
Karşı karşıya bulunduğumuz tarihsel olaylar, hareketler, ayaklanmalarla ilgili olarak niceliksel ölçütler kullanmak gibi bir zaafımız var.
Atasoy MÜFTÜOĞLU |
|
|
NATO, Türkiye ve İslam Dünyası
İşaret ettiğim ideal politiği, reel politiğe dönüştürecek özgür nesiller gelecektir, Tih sürgünü 40 yıl sürse bile, o gün gelecektir.
Ali BULAÇ |
|
|
“Suriye'nin Dostları”: Yenildik; Ama…
Bir ay içerisinde Annan planını baltalamayı başaramazsalar, “Dostlar”ın “Suriye devrimi” tabutunun son çivisi Paris toplantısında çakılır.
Alptekin DURSUNOĞLU |
|
|
Tarihi ve Felsefi Yönleriyle Demokrasi
Demokrasi sadece araçları bulunan bir devlet yönetimi şekli olmayan, aynı zamanda bir felsefesi bulunan değerler bütünüdür.
HAMZA ER |
|
|
İhtiraslar ve Muhterisler Çağında Yaşamak
Emperyal güçler "Arap Baharı" ya da "devrimleri" olarak anılan süreçleri evcilleştiriyor ve devrimleri maaşa bağlıyor.
Atasoy MÜFTÜOĞLU |
|
|
Fe Eyne Tezhebun?
Emperyalist katillerden silah talep etmek "Türkiyeli Müslümanlar"a yakışıyor mu? Bu adım, Türkiye İslami hareketindeki yeni bir kırılmanın habercisidir.
Şükrü HÜSEYİNOĞLU |
|
|
Ha Gayret ...
Ha gayret hele bir şu Suriye’yi de özgürleştirelim, İran ve hizbullahın başını ezip bölgemizdeki şia tehlikesini de etkisizleştirelim.
Kadrican MENDİ |
|
|
Suriye'de Dolaşan Kanlı Gömlek
Evet, Suriye’de dolaşan gömlekteki kan Suriyelilerin, bunu görüyoruz.
Beytullah Emrah ÖNCE |
|
|
Ortadoğu'nun Şiddet Sabitesi?
Ortadoğu son bir yılda son zamanların en önemli siyasal ve toplumsal hareketliliğini yaşıyor.
Akif EMRE |
|
|
Gerçekleri Görme Yetisini Kaybetmek
Küreselleşme süreçleriyle birlikte, bizler de yeni bir uzama girdik.
Atasoy MÜFTÜOĞLU |
|
|
Suriyeli Devrimcilere
Batıya, ABD'ye, Araplara ve Türkiye'ye güvenmeyin! Çünkü Siz onların sizin için neler planladıklarını daha iyi bilmektesiniz.
Eymen EL ZEVAHİRİ |
|
|
Suriye Devrimi
Tarih, 16-9-1931 gösterdiğinde öncü mücahit Ömer Muhtar İtalya sömürüsüne karşı ülkesi Libya'yı müdafaa ettiği için darağacında asılmıştı.
Kemal HATİP |
|
|
Suriye Halkı, Rejim ve Arap Birliği'nin Kurbanı
Suriye iki türlü izolasyonla karşı karşıya.
Abdülbari ATWAN |
|
|
Suriyeli Devrimcilere Uyarılar
Suriye halkını savunma naraları atanlara baktığımda aslında hedef ve gayelerinin Suriye halkı ve özgürlüğü olmadığını görüyorum.
Prof. Abdussettar KASIM |
|
| diğer analizler » |
|
|
|