Psikolojik Savaş ve Mücadele Yöntemi29.12.2009 - 02:59:20 http://www.israhaber.com/psikolojik-savas-ve-mucadele-yontemi-7822-haberi.html Psikolojik savaş insanlık tarihindeki çekişmeler ve savaşlar kadar eskidir. İnsan, fıtratı gereği psikolojik savaş üslubuna yönelmiştir. Örnek olarak düşmanı korkutmak için davul çalmak, şiir okumak, marşlar söylemek, hutbeler vermek ve söylenti çıkarmak tarihte kullanılan en önemli silahlardandır. Psikolojik savaş yöntemleri diğer savaş şekilleri gibi şekil, içerik ve yöntem olarak değişmiştir. Çağdaş asırda çok büyük ve çeşitli araçlar kullanılmaktadır. Bunların başında basın ve iletişim araçlarıyla ilgili olanlar gelmektedir. Gazeteler, dergiler, internet, araştırma merkezleri, yazarlar ve araştırmacılar vs. bunlardan sayılır. Amerika, kaynaklarımız üzerinde baskı kurma projesinin sahibidir. Bölgede her türlü araçla savaş çıkarma işini üzerine almıştır ve en çirkin ve yüksek dozdaki çeşitleriyle ülkelerimiz, ordularımız ve direniş hareketlerine karşı baskı uygulamaya çalışmaktadır. Amerika’nın karakolu sayılan İsrail de 24 saat boyunca psikolojik savaşına devam etmekte ve korkutma maksadıyla gücünü abartılı bir şekilde sunmaya çalışmaktadır. Bunlardan ilki karşı cephede korku oluşturmaktır. Amerika ve İsrail psikolojik savaş açarak birinci derecede bizi korkutmak istemektedir. Düşman psikolojik savaş bağlamında ümmetimizin kalbinde korku oluşturan her yönteme başvurmaktadır. Her gün bizi ve alt yapımızı vurmakla tehdit ediyorlar. Hükümet kurulduğunda –biz de onun içindeydik- bütün Lübnan’ın tehdit altında olduğunu söylediler. Hizbullah eski hükümette de görev alıyordu ama o vakit bu sözler edilmemişti. İran ve Gazze’ye -bazen de Suriye’ye- saldırma tehdidini her gün duyuyoruz. Saldırı, öldürme ve sürgün tehditleri devam ediyor. Bu savaşa girdiklerinde bütün yetkililer hatta belediye başkanları bile tehdit savurmaya başlıyor. Yazarlar, askerler, güvenlik görevlileri hepsi tehdit kafilesine katılıyor. Onlar korkutma maksatlı kara, hava silahlarından ve teşkilatlarından bahsediyorlar. Bazen de bunları kasıtlı olarak görüntülüyorlar. Temmuz ve Gazze savaşlarının başında hatta Amerika savaşında güvenlik kurallarına aykırı olmasına rağmen medya mensuplarının savaş gemisinin üzerine çıkmasına izin verilmesini garip karşıladınız. Ama bu amaca hizmet ediyor. Bazen de diplomatlar ve basın mensupları kanalıyla onların birkaç hafta sonra savaş açacakları bilgisi sızdırıldı. Yine tatbikat ve eğitimlerin reklamının yapılması ve bunların medyada sunulması bazında hazır olduğumuzu ve sizin için hazırlık yapmakta olduğumuzu söyleyebilirim.1948 yılında Filistin’e girdiklerinde erkekleri, çocukları öldürdüler ve hamile kadınların karınlarını yardılar. Bu onların vahşetinin bir ifadesi değil sadece. Bunun amacı diğer vatandaşları korkutmak ve bizimle savaşanların sonu ölmek ve karınlarının yarılması olacaktır demekti. 48’de Filistinlilerin göç ettirilmesindeki en önemli yollardan biri buydu. İsrail Hula, Kana ve şehirlerde katliam yaptığında çocuklarla sivil halkı öldüreceklerine dair halka, direnişe ve devlete psikolojik baskı uygulama hedefi güdüyordu. Afganistan ve Irak’ta uçaklar düğünü bombaladığı, yüzlerce kadını, çocuğu, gelini ve damadı öldürdüğü ya da erzak kamyonu üzerinde toplanmış insanları bombaladığı ve sonra da özür dilediğinde bu özürlere inanmayın. Bu kasıtlı yapılmaktadır. Bazen yanlışlıkla özür dilenmiş de olabilir. Korkunç yıkıma örnek olarak Binti Cübeyl şehrinde Hizbullah’a ait merkezleri bombalamaları verilebilir. Ama neden bütün şehri yıktılar? Dahiye’de Hizbullah’a ait hedefler bombalandı ama bombalanan çoğu binada hiçbir şey yoktu. Yıkılan binaları televizyon kanallarında gösterdiler ki bu yenilgiler ve manevi tesir sebebiyle bizi teslim olmaya sevk etsinler. Korkutma babından kendisini dürüst, istekli ya da Arap olarak tanımlayan yerel ve bölgesel seslerden istifade edildi. Bu seslerden bazısı casusların sesiydi. Bazı casusluk şebekelerinin görevi insanlara engel olmaktı. Casus olan ya da olmayan başka sesler de var. Ama bu sesler de düşmanın öldürme ve yıkım aletini tamamlıyorlar. İsrail’in yakıp yıkacağını söylüyor ve korku havası oluşturuyorlar. Ubeydullah Bin Ziyad psikolojik savaş uzmanlarının büyüklerindendi ve dâhilikle vasfedilirdi. Kufe’ye geldiğinde şehir neredeyse Müslim Bin Akil’in eline geçmişti, Yezid en-Numan aciz bir valiydi. Kufe halkı Hz. Hüseyin’e biat etmişti ve onun saraya saldırma ve Numan’ı azletme emri vermesini bekliyorlardı. Ama Ubeydullah’ın yürüttüğü psikolojik savaşla savaşın akışı değişti. Kufe’ye ordusuz onlarca savaşçıyla geldi. O gün giyilen elbiseler ehli beyt ve İmam Hüseyin’in giydiği elbiselerdi. Bu elbiseleri beraberindekilere giydirdi ve Kufe’ye girdi. İnsanlar Hz. Hüseyin’in geldiğini sandılar ve onu karşılamaya koştular. Oysaki Ubeydullah saraya varmış ve içeri girmişti. Ubeydullah Kufe ordusunu nasıl dağıttı ve Müslim Bin Akil’e biat eden binlerce kişiyi nasıl yendi? Kufe halkından avam ve havası, bazı âlimleri, aşiret liderlerini çağırttı, onları ölümle, baş kesmeyle, kadınları esir alma ve çocukları boğazlamayla tehdit etti onlar da korktular. Onlara 100 bin kişilik bir ordunun Şam’dan gelmekte olduğunu ve birkaç gün sonra Kufe’de olacağını söyledi. Onları doğrudan tehdit etti ve gelecek orduyla gözdağı verdi. İnsanlar onun yanından bize ne oluyor sultanların arasına niye girelim diyerek ya da savaşmaktan vazgeçerek çıktılar. Kufe’de Müslim Bin Akil tek başına kaldı. Şam ordusu nerde? Gelmedi. Kufe cephesi çöktü ve ordu gelmedi hatta Kufe Kerbela’daki dramı gerçekleştiren orduya dönüştü. Psikolojik savaşa yardım eden şey nefislerin zayıflığı, korkaklık ve dünyaya olan bağlılıktı. Bu nedenle Hüseyin (a.s) “insanlar dünyanın kullarıdır” sözünü sarf etti. Bu cepheyi dağıtan başka sebepler de var ancak psikolojik savaş onun çökmesini sağlayan direkt sebeptir. İkinci hedef zayıf olduğumuza ikna olmamızdır. Korkmasak bile zayıf olduğumuz ve elimizden bir şey gelmeyeceğine inandırılıyoruz. İletişim araçları, seçkin kişiler, araştırma merkezleri ve üniversiteler bu görevi yürütüyor. Güçlülere boyun eğmek, onlara sığınmak, onların iradesini kabul etmek ve karşı çıkmaktan vazgeçmek gerektiği çünkü ufkumuzun olmadığı empoze ediliyor. Unutmamız için bütün güç noktaları görmezden geliniyor. Oysaki ümmetimiz içinde bütün musibetlere ve zayıf noktalara rağmen fazlaca güç noktası bulunuyor. Bu noktaları bir araya getirecek ve güçlendirecek olursak karşı koyabilir ve düşman projeleri işlevsiz hale getirebiliriz. Bizde sayı, nitelik, çeşit, akıl, yetenek, tabii güçler, ruhi ve manevi yön, kültürel miras, medeniyet tarihi var. Bizden bunları unutmamızı istiyorlar. Onlar zayıflamamız için çalışıyor, zayıf noktalara ışık tutuyor ya da büyütüyorlar. Bazen bize yalan söylüyor ve zayıf nokta icat ediyorlar ya da gerçek zayıf noktayı ö denli gündeme getiriyorlar ki; televizyon karşısındaki kişi bozguna uğradığını zannediyor. Burada basın organları, siyasi ve entelektüel elitler önemli bir rol oynuyor. Örneğin ırkçı, dini ve kültürel anlaşmazlıklara ışık tutuluyor. Bunlar yüzlerce yıllık tarihi sorunlardır. Hedeflerimiz ortak ve geleceğimiz bir olduğu için bu sorunları aşabiliriz. Bunlardan daha büyük sorunları bile aşabiliriz ama bu sorunlar üzerinde yoğunlaşıyorlar. Bazen de korkulacak bir durumu olmayan siyasi çekişmelere dairesi genişlesin diye mezhebi, grupsal ya da ırksal özellik katıyorlar. İran ve Suriye anlaşmazlıkları hakkında çok şey yazdılar ve yaptılar. Onlarca defa bu ilişkiler üzerine Fatiha okudular ama sonra dönüp bu ilişkinin varlığını itiraf ettiler. Muhalefet güçlerinin kavgalarından ne çok bahsettiler? Bu kavgalar gerçekte hiç olmadı. Belirli dönemlerde Emel ile Hizbullah arasındaki ilişkiye de el attılar. Oysaki bu ilişkiler son senelerde en iyi dönemini yaşamaktaydı. Küçük bir sorun gördüklerinde ilişkilerin çöktüğünden bahsediyorlar ve anlaşmazlıkları büyütüyorlar. Diğer başlıklardan biri de bizi ihmalkâr, cahil, geri kalmış kültürel, siyasi ve diğer sorunlarını halledemeyen bir halk olduğumuza ikna etme çalışmasıdır. Siyasi, kültürel, ekonomist ve basın elitleri gelip ümmetimizi bu savaşa dâhil etmeye çalışıyor ama bizim gerçeğimiz bu değildir. Bunların büyük bir bölümü saptırma ve yalandır. Bu psikolojik savaşı çıkaranlar onu zayıflık felsefesine dönüştürüp bir strateji haline getiriyorlar. Örneğin Lübnan’ın gücü zayıflığındadır felsefesi. Bu kozmik kanunlara aykırı bir durumdur. Bu evrende var olan her şeye aykırıdır. Bu slogan kitaplarda yazılan bir teori oldu ama sonunda çürüdü ve yok oldu. 82 yılının başında göz matkaba direnemez diye bir slogan vardı. Bu saptırmadan başka bir şey değildir. Lübnan’ın göz olduğunu kim söyledi. Asla. Bizler matkap ya da kılıcın değil güçlü orduların mağlup olduğu yüce dağlarız. Geldiler ve direnişçilerin deli ve maceraperest olduğunu söylediler. Bizler Lübnan’da İsrail’i mi yenecekmişiz diye sordular! Tek Arap stratejisi için çalışalım dediler. Lübnan’ı kurtarmak için bu stratejiyi beklemiş olsaydık İsrail kuzey Lübnan’a da girer ve hâkimiyetini kurardı. Bu noktanın özü şudur ki; onlar zayıf noktayı bulmakta ve ona bölgedeki barış stratejisi gibi muamele etmektedirler. Üçüncü başlık: psikolojik savaşın diğer hedeflerinden biri de karşı cephede karışıklık, tereddüt ve şüphe uyandırmaktır. Korkmadık ve zayıf olduğumuza inanmadık ki içimizde şüphe ve tereddüt olsun. Tereddüt fikir ve yapı üzerinde üç düzeyde olabilirdi. Birinci düzey fikirlerimiz ve düşüncelerimizde şüphe olması, ikincisi şüphenin seçeneklerimize dâhil olması –bu seçenek faydalı mı değil mi- üçüncü düzey de direniş hareketlerinden şüphe edilmesi. Fikir ve yapı düzeyinde neden direniyorsunuz sorusunu soruyorlar. Zafere ve ilahi yardıma iman ettiğiniz için mi? Bu inanca şüphe sokmaya çalışıyorlar, kültürlü insanlar aracılığıyla bu konuyu ya da mücahitlerin güç noktasını tartışıyorlar. Onlar şer’i sorumlulukla savaşıyorlar. Sadece dünya izzetini değil şehitlik makamı ve onlar için hazırlanan cenneti de istiyorlar. Bu insanlar ise cennetten ve şehitlik makamından şüphe ediyorlar. Karikatür, film ve akademik sözler aracılığıyla bunun aptalca olduğunu göstermeye çalışıyorlar. Bunun amacı ise fikri alt yapıyı vurmaktır. Gençleri dans etme ve içki içmeye davet etme sorumluluğunu üstlenmekten bahsetmeyi kabul ediyorlar. Ülkeyi özgürlüğüne kavuşturacak ve onun başını diğer milletlerin başı arasında dik tutacak her bir unsur üzerinde tek tek çalışıyorlar. Ölüm ve zayıflık kültürü hayat kültürü oluyor. Yine direnişin ve onun silahının ne faydası olduğunu soruyorlar. Bu amaca hizmet ediyor mu? Bunun üzerinde her gün tartışma yapılıyor. Son senelerde direnişin silahı konusuna her gün vakit ayırdılar. Direnişin silahından bahsetme karşılığında para alanlar var. Bu kişiler direnişin silahından konuşmayı bıraktıkları zaman para akışı da duruyor. Bugün hükümet başkanı Suriye’de. Ortam güzel. Ama ücretli tutulmuş insanlar direnişin silahından bahsediyorlar. Biz bugün direnişin direnme, savunma, düşmana eziyet verme, onu bozguna uğratma ve onunla denge kurma gücüne sahip olduğu bir durumdayız ve bu ayıp karşılanıyor. Seçimler konusunda da sana sen İslamcı mısın, milliyetçi misin yoksa ulusalcı mısın diye soruyorlar? Biz bunların hepsiyiz. Bunlar birbirleriyle çelişmez diyoruz. Seçiminizi yapmalısınız diyorlar. Bu her gün tekrarlanıyor ve cevaplanıyor. Ümmete ilgi duymaya başlamak zayıf nokta ve vatanseverlikte bir kusur sayılıyor. İster Lübnan’da olalım ister dünyanın herhangi bir yerinde, insanın etrafında olanlardan acı duyması gerekir. Aslında onlar bizi insani tabiatımızdan, fıtratımız, inanç ve fikri bağımızdan koparmak istiyorlar. Aksi takdirde Lübnanlı ya da vatansever olamayız. Ama vatanseverlik belgesi vermeye kimin hakkı var? Son düzey çerçeve, liderlik ve kadrolarda tereddüt oluşturmaktır. İnandığınız liderliklerin hiç birinin dürüst olmadığını, bozguncu olduğunu ve şehvetinin peşinde gittiğini söylüyorlar. Önemli olan bu konularda tartışmanın başlaması ve direniş liderlerinin itham çerçevesine dâhil edilmesidir. Yöntem bazında da ekoller arası çatışma olduğu yönünde yalanlara başvuruluyor. İki senedir bu konu hakkında yazıp çiziyorlar. Beni yüz defa görevimden azlettiler sonra tekrar göreve aldılar. İnsanların geneli bu yazılanları okuduğunda etkileniyor. İnsanların direnişin yanında olduğu ama bu direnişin lideri olmadığı bahanesiyle onları direniş liderlerinden uzaklaştırmak için yalan haberler yayıyorlar. Burada bizim en dürüst ve en iyi olduğumuzu söylemiyorum. Ama bizim en bütünleşmiş, birbirine kenetlenmiş, bir olmuş, en temiz ve dürüst parti olduğumuzu söylüyorum. Ayn el-Rummane olaylarından sonra, Hizbullah ya da Emel Hareketine mensup olmayan Dahiye’li üç gencin kumar oynaması olayının ardından bazı genel sekreterler, gazeteciler “Gördünüz mü işte Hizbullah gençleri kumar oynuyorlar. Bunlardan daha ne beklersiniz?” dediler. Bu işin aslı astarı yoktur. Bununla senin dürüstlüğüne, ihlâs ve birliğine halel getirmek istiyorlar. Casusluk şebekelerinin ortaya çıkarılmasından sonra Hizbullah’ın saygınlığının çiğnendiğini söylediler. 27 sene sonra birisinin çıkıp Hizbullah’ın saygınlığını çiğnemesi normaldir. Ama ben size İsrail’in 27 sene sonra direniş teşkilatlarını çiğnemekten bile aciz olduğunu söylüyorum. Bugün psikolojik savaş, savaşı sonlandırıyor. Bu nedenle nesillerimiz üzerine açılmış olan en tehlikeli savaşlardan olan psikolojik savaş konusuna ışık tutmak istedim. Burada size bu projenin bir parçası olanların, bunun üzerine bahse girenlerin ya da hesaplarını buna göre yapanların sözlüklerinde fiyaskonun terim olarak yerini aldığını söylüyorum. Bunun 35 sene sonra ümidi boşa çıktı, şunun 18 sene süren müzakerelerden sonra ve diğerinin Lübnan’da olanlardan 5-6 sene sonra. Sizlere diyorum ki; imanınızın bereketi, bilinciniz, bağlılığınız, cesaretiniz ve havaya rağmen her geceye katılışınız sayesinde biz yapılarımız, üslerimiz ve güç aldığımız konumların aşamasına girdik. Bu aşamada açtıkları savaşlar ister askeri, siyasi, ekonomik isterse psikolojik olsun başarısızlıktan başka bir şey elde edemeyecekler emin olun. Ama önemli olan bizim konuyu kavramamızdır. PSİKOLOJİK SAVAŞA KARŞI MÜCADELE Bugün, düşmanın bize açmış olduğu psikolojik savaşla nasıl mücadele edileceğinden ve bu savaşın birinci derecede hedefinin karşı tarafı çekilmesi ve teslim olması için korkutmak olduğundan bahsedeceğim. Temmuz 2006 savaşında koloniler, yerleşim birimleri ve Filistin’in kuzeyindeki şehirler büyük göç yaşadı. İsrail-Arap savaş tarihinde bunun bir benzeri daha görülmemişti. İki milyondan fazla İsrailli sığınaklarda ya da evlerinin dışında yaşadı. 33 gün boyunca havaya uçurulmuş tanklar, öldürülmüş askerler ve ağlatan, utanç verici bir halde dönen askerleri gördüler. Nihayetinde İsrail halkı siyasi liderliğe, askeri kuruma ve orduya olan güvenini kaybetti ve bunun çok büyük yansımaları oldu. Bu eğitim ve tatbikatlar İsrail halkına bu ordu güç topluyor, canlılığını, sağlamlığını geri kazanmaya çalışıyor, bu ordunun sizin hedeflerinizi gerçekleştireceğine güvenmelisiniz demek için yapılıyor. Bu ordu Temmuz 2006 yenilgisinden sonra 2008’de Gazze savaşına girdi. Burada da iki amacı vardı: ölüm, vahşilik, bombalama ve uluslar arası yasaklı silahları kullanarak Filistin, Lübnan ve bölge halklarını korkutmak ve halkını Temmuz savaşında yenilen ordunun sağlığını, afiyetini ve gücünü kazandığına ikna etmek. Gazze’ye açılan savaş da meyvesini vermedi ve hedeflerini gerçekleştiremedi. Bizler, Filistin, Lübnan ve diğer bölge halkları genel olarak düşmanın açtığı psikolojik savaşa karşı koymak zorundayız. Aynı şekilde askeri savaşa da her türlü kokmuşluğuyla karşı koymamız gerekiyor. Savaşçılara savaşçılarla, tanklara ve zırhlı araçlara tanksavarlarla, uçaklara basit hava savunma cihazlarıyla karşılık veriyoruz. O halde bize askeri savaş açıldığında ona askeri aletlerle, güvenlik savaşı açıldığında güvenlik araçlarıyla, ekonomik savaş açıldığında ekonomik gereçlerle, psikolojik savaş açıldığında da buna benzer araçlar ve yöntemlerle karşı koymak zorundayız. Bu üzerinde durulması gereken bir konudur. Karşılık verirken kullandığımız araç ve yöntemlerin değerlerimiz, kültürümüz, ahlakımız ve yasal disiplinlerimizle örtüşmesi gerekmektedir. Bütün savaşlarımız, savunmalarımız ister askeri, siyasi, psikolojik ve ister güvenlik alanında olsun inançsal, dini, akıdevi, şer’i ve ahlaki arka planımızla örtüşmelidir. Her halükarda psikolojik savaşın içindeyiz. Bizim ilk hedefimiz halkımızın varlığını, iradesini, kararlılığını ve gücünü kanıtlamaktır. Yani düşmanın açtığı savaşın hedeflerinin gerçekleşmesine engel olmaktır. Bizi ümitsizliğe düşürmesine, bizi korkutmasına, bize teslim olmayı ya da meydandan çekilmeyi dayatmasına, zayıf olduğumuza ikna etmesine, fikirlerimiz, seçimlerimiz ve bağlılığımızda şüphe oluşturmasına engel olmaktır. Öte yandan biz düşmanın içine, güvenlik ve askeri kurumlarına, toplumuna ve varlığına karşı psikolojik savaş açmalıyız ki büyücünün büyüsünü başına geçirelim. Onu korkutalım, karışıklık çıkaralım, onu zayıf olduğuna ikna edelim, seçimlerinde, düşüncelerinde, çıkış noktalarında, ordusu ve liderlerinde şüphe ve tereddüt oluşturalım. Ve bu çok tabii bir durumdur. Allah müminlere hazırlık yapmalarını emrediyor: {Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla hem Allah düşmanını hem kendi düşmanınızı korkutursunuz} Enfal/60 Düşmanın bizi korkutması gibi bizim de onu korkutmamız, toplumunu zayıf olduğuna ikna etmemiz, liderleri ve ordusuna karşı şüphe beslemesine çalışmamız gerekmektedir. Ama nasıl? Şimdi girizgâh yapmadan doğrudan konuya giriyoruz. Ben bugün psikolojik savaşın üniversite ve fakültelerde okutulan bir ders olduğunu söylemiştim. Lübnan’daki İslami direniş geçtiğimiz senelerde medya savaşı açtığında bu hiçbir üniversitede okutulmuş değildi. Bu ilahi eğitim ve ilahi yol göstericiliktir. Allah mücahitlere onları eğiteceği, yol göstereceği ve doğru yoluna ileteceği sözünü vermiştir. Bu yine bizim imanımız, Kuran ve inancımıza dönmemizin bir sonucudur. Okullarda okutulan şey çoğunlukla yazılan çizilen şeylere ve maddecilik ekolüne dayanmaktadır. Ben burada ya Allah’ın varlığına inanmayanları ya da inanıp da onun hiçbir şeye müdahale etmediğini ve elinin bağlı olduğunu dolayısıyla tarafsız olup hiçbir savaşa müdahale etmediğini ve yardım istesen de istemesen de bir olduğunu düşünenleri kastediyorum. Onu çağırsan da çağırmasan da, zafer istesen de istemesen de bir şey değişmez. Var olan Allah denklemin dışındadır. Maddecilik ekolüne bağlı olanlar düşmanın açtığı savaş, araç ve yöntemlerden bahsedeler. Dünyanın en büyük iki kampında Amerika liderliğindeki Batı kampı ve Sovyetler liderliğindeki doğu kampında bu görüş hâkimdi. İslami tecrübe, Humeyni liderliğinde İran’daki İslami devrim tecrübesi, bölgedeki İslami uyanış ve İslami hareketler maddecilik okuluna değil, ilahi okula ve Kuran okuluna dayanan yeni bir psikolojik savaş başlattı. En faydalı ve en güçlü olan bu tecrübeydi. Biz bu arka plan ve bu anlayış üzerinde bu noktadan konuşacağız. Birçok konu başlığı var ama bunları anlatması uzun vakit alacağı için burada 3 başlık üzerinde duracağım: Birinci başlık düşmanın açtığı psikolojik savaşla mücadelede kendi maddi ve manevi sağlamlığımızı aşıp düşmanı korkutma ve karışıklık çıkarma aşamasına geçmektir. Bu başlık, Allah’ın mevcut ve kadir olduğu, yeryüzünün ve melekût’un onun elinde olduğu, her şeye güç yetirebileceği, tarafsız olmadığı hatta bu varlık âlemindeki en basit işlere bile müdahale ettiği, bütün işlerin onun dilemesiyle gerçekleştiği, rızkı verenin, öldüren ve diriltenin o olduğu, yeryüzü ve gökyüzünü onun koruduğu bir an bile bıraksa bunların yok olacağına imanımıza dayanmaktadır. Allah’tan yardım istemek kıyamete kadar sürecek. Allah sebat ettirir, güçlendirir ve verir. Başlıklardan biri budur. İkinci başlık: psikolojik savaşta temel başlıklardan biri olan ve bizim çok ihtiyaç duyduğumuz bir başlıktır. Ben buna birçok başlığı içine alabilecek kapsamlı bir ad vereceğim. Sayın komutan bunu basiret olarak adlandırıyor. Yani biz seçkinler ve havas, insanlar, halklar, entelektüeller, savaşçılar, yaşlımız, gencimiz, erkeğimiz kadınımızla basiret ehli olmalıyız. “Basar” insanın gözle gördüğüdür. “Basiret” ise akıl, kalp ve ruhun görme ve hakikati bilme üzerindeki gücüdür. Basiret başlığının kapsamına girecek diğer başlıklar arasında asrımızı ve zamanımızı bilmek, dostumuzu düşmanımızı iyi tanımak, dostla savaşıp düşmanı görmezden gelmemek, hatta düşmanla savaşırken dosttan yardım istemek gelmektedir. Bunlar basiret kaynaklıdır. Zayıf ve güç noktasını bilmek de buna dâhildir. Daha önce de halkımıza ve düşmanımıza güç noktalarımızı gösterelim dedik. Halkımıza gösterelim ki bize güvensin, düşmanımıza gösterelim ki bizi yok etmekten vazgeçsin. Zayıf noktalarımızı bilelim ve onları tedavi edelim. Burada psikolojik savaşa giriyoruz. Ne istediğimizi ve istediğimiz şeye nasıl ulaşacağımızı bilmek, düşmanımızın hedeflerini bilmek ve onun planlarını boşa çıkarmak da basirettendir. Bu nedenle insanın, halkların, özellikle de mümin halkların sahip olabileceği en önemli şey basirettir. Sadece liderler değil, âlimler, seçkinler ve halkın sahip olabileceği en önemli şey. İsrailliler Arap ve Müslüman halklardaki bilinci yok etmek için savaşa girdiklerini söylüyorlar. Buna mukabil direniş de düşman toplum, düşman liderler ve ordudaki bilinci yok etmek için savaşa girdiğini söylüyor. İşte zarar verme diye buna denir. Kişinin imanı, basireti ve kesin bilgisi varsa sarsılmaz. Bu ilahi takviye ve yardım konusunun dışındadır. İman ehli, bilinçli, basiret sahibi insanlar varken bırakın onlar istediklerini söylesinler, istedikleri yalanı uydursunlar. Onlar basiret, kararlılık ve bilinç ehline zarar veremeyecekler. Üçüncü ve son başlık İslam’ın getirdiği ihtiyatlardır. Bunlar Allah’a sığınma ve basiret ehli olmaya ilave olan şeylerdir. Allah bizi istikrar ehlinden olmaya da çağırıyor. Tabii ki insanlar günahsız değiller. Şüphe, karışıklık ve tereddüt konusundan bahsedince burada işin içine korunma konusu girmektedir. Allah diyor ki “Bir fasık size haber getirdiğinde aslını araştırın.” Fasık haber nakleder. Ama burada güvenilmeyen ve düşman haber organları da bize haber getiriyor. Medya bu haberleri bizi korkutmak için getiriyor, düşman ümitsizliğe düşmemiz ya da sembollerimiz, liderlerimiz, düşüncelerimiz, kültürümüz ve seçeneklerimize zarar vermek için bu haberleri abartıyor. Direniş hareketlerini karaladıkları gibi birçok sembolü, lideri, âlimi, bu ümmet içindeki siyasi makamları ve referans kaynaklarını da karalıyorlar. Bunu yalan haberler, söylentiler ve suçlamaları gündemde tutarak yapıyorlar. Peki güzel. Hiç olmazsa Allah’ın sözüne kulak verin. O işin aslını araştırın diyor. Söyledikleri doğru mu diye bir bakın. En azından söylenen ve bizi şüpheye düşürmeye çalışan, iman ettiğimiz, inandığımız, bildiğimiz ve Temmuz savaşı hakkında söylenenlere bir karşılık verelim. Lübnan ve Filistin tecrübesinde sadece teorileri değil söylediğimiz her şeyi tecrübe ettik. Lübnan’da İsrail 27 senedir direnişe, halka, topluma karşı savaş halinde. Sizin imanınız, azminiz, güveniniz ve kaynaklarınızın selametini ele geçirmek için her şeyi yaptı. Âlimlerimize, liderlerimiz ve mücahitlerimize suikast düzenledi, evleri kadınların ve çocukların başlarına yıktı, sürekli saldırılarda bulundu, İsrail, Arap ve yabancı basın organları aracılığıyla basın savaşı açtı ve yapabildiği her şeyi yaptı. Burada size psikolojik savaş konusunu kapatırken Amerika ve İsrail’in sizin iradeniz, imanınız ve azminizi kırmak için yapabileceği her şeyi ve açabileceği bütün savaşları açtığını ama başarısız olduğunu söylemek istiyorum. Temmuz savaşında psikolojik savaş babında yıkım, katliam, suikast ve korkutmaya kadar yapabilecekleri her şeyi yaptılar. Ama sonuç ne oldu. Mücahitlerin savaş meydanından kaçtığını gördük mü? Asla. Size daha önce de dediğim gibi bizzat İsrailliler Binti Cübeyl’de şehri kuşattıklarını ve savaşçılar kaçsın diye bir kapıyı açık bıraktıklarını söylediler. Oysa bu kapı savaşçıların köprüsü oldu. Yapılan bazı askeri okumalar 33 gün boyunca Lübnan gibi küçük bir kara parçası üzerinde kullanılan hava silahının, hava bombardımanı ve hava silahının açtığı ateşin hacminin büyük savaşlarda kullanılan uçak sayısı ve açılan ateşten daha fazla olduğunu söylüyor. Ama bu ne mücahitleri ne de müminleri korkuttu. Yerlerinden bile kıpırdamadılar. Arka cephede yer alan köylerde değil ön cephede yer alan köylerde hatta sınır köylerinde savaştılar. Askeri savaşın durduğunun ilan edildiği ana kadar füze saldırıları durmadı. Bombalama, asker indirme ve çatışmalara maruz kalan Lübnan’ın her kesiminde mücahitlerin durumu buydu. Halkın haline bakacak olursak, kaç defa basın yayın organları geldi ve onlardan direnişçilerin maneviyatını sarsacak bir söz ya da tavır koparmaya çalıştılar ama yapamadılar. İnsanlar 33 gün boyunca televizyondan evlerinin yıkıldığını seyrettiler. Köylerine döndüklerinde evlerini yerli yerinde bulup bulamayacaklarını bilmiyorlardı. Bilmiyorlardı ki çocukları hayta mı ölü mü? Buna rağmen bu halktan direnişin maneviyatına dokunacak tek kelime alamadılar. Bu büyük bir şey değil mi? Bu kararlılık ve gönül rahatlığı değil mi? 33 gün boyunca mücahitler ateş altında nasıl uyuyorlardı. Allah uykuyu onların üzerine bir sekine olarak indiriyordu. Biz Temmuz savaşında diğer çatışmalarda olduğu gibi ilk bendi uyguladık ve Allah’a sığındık. Ondan yardım istedik, kalplerimizi sağlamlaştırdı, üzerimize sekine, uyku ve gönül rahatlığı indirdi. Buna mukabil düşmanımızın kalbine de korku saldı. 40 bin subay ve asker topraklarımızda yürüdüler, tankları, keşif uçakları ve helikopterleriyle her yere girdiler ama hiçbir başarı sağlayamadılar. Korkuyu yüzlerinden okuyabiliyorduk, subayları ve liderleri kaos içindeydi. Bunu kim yaptı? Bunu yapan Allah’tı. Gelecek günler ya da yıllarda bizi tehdit edecek olanlara gidip biz bu tecrübe sayesinde; bu anlayış, iman, bilgi, bu ilahi, nebevi ve Kurani itikat sayesinde daha önce bütün psikolojik savaş çeşitlerini üzerimizde denediniz ama bu bizim direnişimiz, gücümüz, sebat ve imanımızdan başka bir şeyi artırmadı diyeceğiz. Gelecekte de böyle olacak. Hatta bundan daha iyi olacağız. Çünkü biz iman ettiğimiz şeyi denedik ve söylediğimizi yerine getirdik. Geçen seneler süresince daima kullandığımız ayetleri hatırlayacaksınız. 1996’da Şarm eş-Şeyh’te bütün dünya bölgesel, uluslar arası ve Arap dünyası düzeyinde toplandı ve Filistin ile Lübnan’daki direniş hareketlerine karşı koymada birleştiler. O gün buna nasıl karşı koyduğumuzu hatırlıyorum. Dünyanın bize karşı yönelttiği tehditlere karşı zayıflık, korku hissettik mi? Bizden hiç kimse bunu hissetmedi. Ne avamımız ne havasımız, ne kadın ne de erkek bizden hiç kimse bunu hissetmedi. Allah’ın şu ayetiyle karşı koymaya devam ettik: {İnsanlar onlara, insanlar sizin için toplanmış, onlardan korkun dediklerinde bu onların sadece imanını artırdı ve Allah bize yeter o ne güzel vekildir dediler} {Allah’ın nimeti ve lütfuyla galip geldiler ve onlara hiçbir zarar erişmedi. Allah’ın rızasına tabi olun. Allah büyük lütuf sahibidir}Şeytan ancak kendi dostlarını korkutur. Allah bize hitap ediyor ve {Onlardan korkmayın ve iman ediyorsanız ancak benden korkun} diyor. Bu vesile Allah’a inanmayan, güvenmeyen, tevekkül etmeyen kişiye fayda sağlar. Allah’a inanan kişi bu tehdit, basın ve siyasi alanda yürütülen kampanyalar ve açılan psikolojik savaşlar karşısında korkmaz. O halde bu iman, derinlik, kesin bilgi ve basiretle biz bütün psikolojik savaş çeşitlerine karşı koyarız. Geçmişte karşı koymuştuk ve başarılı olup zafer kazandık. İnşallah bundan sonra da durumumuz onları kuşatan on binlerce askerden korkmayan Hüseyin taraftarları gibi olacak. Onlar yenilmediler, tereddüt etmediler, geri çekilmediler ve kaçmadılar. * Nasrallah'ın 19 ve 21 Aralık 2009 tarihinde Lübnan'da yaptığı bu konuşması, Gülşen Topçu tarafından İsra Haberi çin tercüme edildi. Kaynak: isra haber Yazdırma Tarihi: 25.05.2012 - 07:49:21 isra haber http://www.israhaber.com/psikolojik-savas-ve-mucadele-yontemi-7822-haberi.html |